Takiyye Ve Felsefesi


Kişinin fikrini belirtmesi halinde can güvenliği vb. tehlikeyle karşılaşacağı bir ortamda olması  ve mesela böyle bir tepki gösterecek mantıksız, cahil ve kör taassuba sahip insanların arasında bulunması, üstelik öyle bir ortamda fikrini ve inancını belirtmesinin önemli bir hayra da vesile olmayacağını görmesi halinde fikrini ve inancını gizleyip düşüncesini açıklamaması ve kanının boş yere dökülmesine sebebiyet vermemesi farzdır. Adına "takiyye" dediğimiz bu ameli aşağıdaki iki ayetten ve aklî delilden çıkarmaktayız:

"Firavun ailesinden olup imanını gizlemekte olan mümin bir adam (Musa'yı savunmak için) dedi ki: Siz, "Rabbim Allah'tır diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?! Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunmaktadır!..."[1]

Görüldüğü gibi bu ayette açıkça "imamını gizlemekte olan" buyrulmaktadır; öyle bir ortamda Firavun ailesinden olan o müminin imanını açıklayıp hayatını tehlikeye düşürmesinin kayda değer hiçbir faydasının olmayacağı apaçık ortadadır.

Yine Kur'an-ı Kerim; sadr-ı İslam Müslümanlarından olup inatçı ve yobaz müşriklerin eline düşen bazı mücahid müminlere takiyye emri vermekte ve şöyle buyurmaktadır: "Müminler, müminleri bırakıp da kafirleri veliler edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan kopmuş demektir; ancak, onlardan korunma gayesiyle sakınmanız ve takiyyede bulunmanız başka."[2]

Binaenaleyh takiyye, yani insanın inancını gizlemesi olayı, yobaz ve tutucu düşmanlar karşısında ırz, namus, can ve malın korunması için gerekli ve geçerli bir durumdur. İnancın açıklanmasının hiçbir hayır ve fayda sağlamayacağı böyle yerlerde insanların hayatını tehlikeye düşürmenin anlamsız olduğu ortadadır, gerekli anlar için Müslümanın nefsi korunmalıdır. Bu nedenledir ki İmam Sadık hazretleri (a.s) şöyle buyurmaktadırlar: "Takiyye, müminin savunma kalkanıdır."[3]

Bu rivayetteki "kalkan" tabiri, takiyye için kullanılabilecek en mükemmel tabirdir ki takiyyenin savunma aracı olduğunu göstermektedir.

Keza, Ammar-ı Yasir'in (r.a) müşriklere karşı takiyyede bulunması ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) onun bu davranışlarını onaylaması, bütün Müslümanlarca bilinen ve takiyyenin yeri ve şartlarını gösteren en güzel örneklerden biridir.[4]

Savaşlarda orduların uyguladığı kamuflaj taktikleri, savaş sırlarının gizli tutulması...vb. uygulamalar insan hayatında takiyyenin bariz örnekleri sayılır. Çünkü takiyye, açıklanmasının hiçbir fayda sağlamayacağı gibi, zarar ve tehlikeye de yolaçabileceği bir gerçeğin açıklanmamasından ibarettir. Sadece Şia’ya mahsus değil, bütün dünya Müslümanları, hatta akl-ı selim sahibi herkes için apaçık geçerli bir akıl ve mantık hükmüdür.

Bu açık gerçeğe rağmen kimi garazkâr ellerin bunu Şia’ya mahsus bir hüküm gibi lanse etmesi, hatta hem Kur'an'da hem hadiste açıkça hükmü bulunan ve hem bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) hem sahabesi ve hem de akl-ı selim sahibi herkesçe uygulanan ve uygulanması lazım gelen böylesine sarih bir hükmü ve şer'i taktiği adetâ "olumsuz bir davranış ve menfi bir tutum(!)" muşçasına göstermeye çalışması bir hayli düşündürücüdür!

67- Takİyyenİn Haram Olduğu

Durumlar

Biz inanıyoruz ki: Bütün bu suizan ve yanlış düşüncelerin nedeni, bugüne kadar Şia hakkındaki araştırmaların maalesef samimiyetle ve kaynağından yapılmamış olması veya Şia inançları hakkında düşmanların fısıltılarına kulak verilegelmiş olmasıdır. Yukarıdaki kısa, ama öz açıklamadan sonra takiyye mevzuunun aslı-astarının yeterince anlaşılmış olmasını ummaktayız.

Burada şunu da hemen hatırlatalım ki takiyyenin haram olduğu yerler de vardır; yüce İslam dini ve aziz Kur'an'ın veya  İslâmi nizamların ciddi bir tehlikeye düşmesi halinde takiyye etmek haramdır, bu durumda insanın canına mal olsa dahi gerçeği söylemesi, fikrini ve inancını belirtmesi gerekir. Nitekim Aşura günü İmam Hüseyin'in Kerbelâ'da gerçekleştirdiği şanlı kıyam bunun en çarpıcı örneğidir. Ümeyyeoğulları İslam'ın esasını tehlikeye düşürmüş olduklarından, Hz. İmam Hüseyin (a.s)  kendi canı ve en azizlerinin canı, kanı ve esareti pahasına, duruma müdahele ederek Emevilerin gerçek yüzünün görünmesini sağlamış ve uçurumun ağzına  kadar getirilmiş olan Rabbinin yüce  emaneti olan İslam'ın kurtulmasına vesile olmuştur.

68- İslâmÎ İbadetler

Biz, İslam'ın esası olan Kur'an ve sünnetin buyurmuş ve farz kılmış olduğu bütün ibadetlerle mükellef bilmekteyiz kendimizi; bunların başında gelen, Allah'la kul arasındaki en önemli irtibat köprüsü olan günlük beş vakit namazla; imanı takviye etmenin en mükemmel yolu ve nefsin kötülüklerden arıtılarak tezkiye ve tehzib edilip takvaya ulaşmasında en etkili araç olan mübarek Ramazan orucu gelir.

Takvanın etkin vesilesi olup Müslümanlar arasında dostluk, ünsiyet ve kardeşliği güçlendiren Beytullah'ı haccetme farizasını, şer'an öngörülen şartlara haiz her Müslümanın önründe bir kez yerine getirmekle mükellef olduğuna inanmakta; malın zekatını, humsu, iyiyi emredip kötüden menetmeyi (emr-bi'l maruf ve nehy-i  ani'l münker), İslam ve Müslümanlara taarruzda bulunan herkes ve her güce karşı cihadı da bütün Müslümanlara farz bilmekteyiz.

Tabii ki bunlarla ilgili fer'i (detay) bazı hususlarda İslam mezhepleri arasında bir takım farklılıklar vardır ki dört ehli sünnet mezhebi arasında da bu tür detay farklılıkları elbette ki mevcuttur.

69- Namazda Cemetme OlayI

Bu farklılıklardan biri şudur: Yevmiye namazlarının tam vaktinde ve ayrı olarak beş vakitte kılınmasının daha iyi olduğuna, bunun efdal sayıldığına, ama öğlenle ilkindi ve akşamla yatsının cemedilmesinin de caiz olduğuna inanmaktayız. Cem izni, zahmetli durumda olanlar için bizzat Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından verilmiştir.

Sahih-i Tirmizi'de İbn-i Abbas'tan şöyle naklolunur: "Hz. Resul-i Ekrem efendimiz (s.a.a) Medine'de bulundukları halde bir gün öğleyle ilkindi ve akşamla yatsı namazlarını cemettiler, bu sırada ne korkulacak bir durum vardı, ne de yağmur yağmadaydı." İbn-i Abbas'tan, Hz. Resulullah'ın (s.a.a)  bu iki namazı neden cemettiğini sordular,"ümmeti zahmete düşürmek istemedi" şeklinde cevap verdi (yani: "Ayrı kılmak zahmet verici olacaksa, bu şekilde cemedebileceklerini göstermek istedi" denilmektedir.)[5]

Burada şu noktaya bilhassa  dikkat çekmek faydalı olacaktır: Özellikle sanayi komplexleri ve faal üretim merkezleriyle fabrikalarda sosyal yaşamın karmaşık bir ilişkiler yumağında yürüdüğü günümüzde yevmiye namazların mutlaka beş vakitte  kılınması gerektiği şeklindeki bir "olmazsa olmaz" zannı birçok insanın namazı büsbütün terketmesine neden olmuştur. Hz. Resulullah'ın (s.a.a) bilfiil sünnetiyle göstermiş olduğu bu terhis ve cemetme, namaz konusunun günümüz sosyal  yapısında daha kolaylıkla ciddiye alınmasına ve namaz kılmak isteyenlerin bu yüce ibadette  samimiyetle sebat göstermelerine yardımcı olacaktır.

70- Toprağa Secde

Biz namazda secde ederken toprağa veya yeryüzünün diğer parçalarına ya da en azından yenilmeyen ve giyilmeyen şeyler dışında bütün ağaç ve bitkilerin yaprak veya ahşaplarına secde edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Bu nedenle, mesela halıya secdeyi caiz bilmiyor ve secde için bilhassa toprağı tercih ediyoruz. Bu nedenledir ki çoğu Şia, taşınması ve bulundurması kolay olsun diye temiz topraktan kalıp halinde "mühür" denilen küçük toprak kalıpları temin eder ve secdede buna başkoyarlar; böylece secde ettikleri yerin hem toprak, hem temiz olduğundan emin olmuş olurlar.

Bu hususta bizim istinad ettiğimiz dayanak "Yeryüzü bana secde mahalli (mescid) ve temiz kılınmıştır" hadis-i şerifidir. Sihah ve diğer önemli kitapların çoğunda bu hadis mevcuttur.[6]

Burada kimileri hadiste "mescid" tabiriyle geçen kelimeden anlamın "secde edilen yer ve mahal"değil, namaz kılınan yer (Türkçede: cami) olduğunu zannedebilirler; ama bu hadiste geçen arapça "tehurâ" tabiri "teyemmüm edilen temiz toprak anlamında kullanıldığından, "mescid" terimi de cami değil "secdegâh, secde edilen yer" anlamına gelmektedir; yani hadisin mazmunu şudur: "Yeryüzünün toprağı hem temiz, hem secdegâhtır."

Ayrıca, Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s) secdede başın konulduğu yerin toprak veya taş vb. olması gerektiği yolunda çeşitli rivayetler ulaşmıştır.

71- Peygamberler Ve Masum İmamlarIn Türbelerİnİ Zİyaret

Biz, Hz. Resulullah (s.a.a)la diğer peygamberler (a.s), Ehl-i Beyt İmamları (a.s) ve büyük İslam alimleriyle evliya ve şühedânın mezarlarının ziyaret edilmesinin önemle vurgulanan bir müstehap amel olduğuna inanmaktayız.

Bu hususta Ehl-i Sünnet'in muteber ana kaynaklarında, bilhassa Hz. Resulullah'ın (s.a.a) mübarek makberinin ziyaretine dair sayısız rivayetler vardır ki Şia kaynaklarında da aynı mazmunda birçok hadis ve rivayete rastlamak mümkün olup bu hadis ve rivayetler başlıbaşına bir kitap olacak kadar fazladır da.[7]

Tarih boyunca büyük İslam alimleri ve Müslüman kitleler buna önem vermiş ve Hz. Resulullah'ın (s.a.a) veya diğer İslam büyüklerinin makberlerini ziyaret hususunda yığınlarca kitap yazılmıştır.[8] Bu konu, bütün Müslümanların icma ve ittifak ettiği önemli konulardan biridir.

Bu arada ziyaretin ibadet sanılmaması gerektiğini de hemen hatırlatalım; ibadet sadece ve sadece Allah'a mahsustur; ziyaretse İslam büyüklerini saygıyla anma ve onlardan Allah indinde şefaat talebinde bulunmadır. Hatta bizzat hz .Resulullah da) s.a.a) kabir ehlini ziyaret eder, Bakiy mezarlığına gider ve ölülere selam ve duada bulunurdu.[9]

Binaenaleyh hiçbir Müslüman bu amelin meşruluğundan şüphelenemez ve bu hususta tartışmaya giremez.

72- AğIt, Yas Tutmak Ve Felsefesİ

Biz, İslam şehidleri için ağıtın ve bilhassa Kerbelâ şehidlerine yas tutmanın onların anısını yaşatacağına, İslam'ın bekâsı ve devamı için onların yaptıkları fedakarlığın unutulmamasını sağlayacağına inanıyoruz. Bu nedenle de sözkonusu günler ve yıldönümlerinde, bilhassa cennet gençlerinin efendisi,[10] müminlerin emiri Hz. Ali'nin (a.s) ve yüce İslam peygamberinin biricik kızı ve Kevser suresinin mazharı, müminlerin annesi Hz. Fâtımâ'nın (a.s) sevgili yavrusunun ve yarenlerinin şehadetine rastlayan Muharrem ayının ilk on günü olan "Aşurâ Günleri"nde yas tutmakta, bu yas programlarında onların yaşamlarını anlatıp İslam yolunda yaptıkları feragât ve giriştikleri büyük işleri gündeme getirip analiz etmekte, yüce hedeflerini hatırlatmakta ve onların büyük ruhlarını saygı ve rahmetle anmaktayız.

Biz Emevilerin İslam için çok tehlikeli bir devlet kurduklarını, Hz. Resulullah'ın (s.a.a)sünnetlerinin çoğusunu değiştirdiklerini, sayısız bid'atler çıkardıklarını ve İslâmi değerleri  yok edebilmek için azmettiklerini görmekteyiz.

İmam Hüseyin hazretleri (a.s) hicretin 61. yılında, İslam'î bir yaşantıyla uzaktan yakından hiçbir alâkası bulunmayan, günahlar işleyen ve laubalilikleriyle ünlü olan ve ne yazık ki babası  Muaviye tarafından hilafet tahtına oturtulmuş bulunan Yezid'e karşı emr-i bi'l maruf ve nehy-i ani'l münkerde bulunmak için kıyam etti; bu şanlı  kıyamda İmam Hüseyin'le evlatları ve yarenleri şehid düşüp Ehl-i Beyt'in bütün kadınlarıyla çocukları esir oldularsa da onların kanları Müslüman ümmetin kurumakta olan din damarına yepyeni ve taptaze bir kan pompalamış oldu; İslam beldelerinin dört bir yanından zalim Emevî iktidarına karşı isyanlar ve kıyamlar başladı ve Ümeyyeoğullarının sarayının temelleri sarsılır oldu ve derken bu zulüm defteri de çok geçmeden dürülüverdi.

Dikkate değer nokta, Kerbelâ kıyamından sonra Emevi iktidarına karşı başgösteren bütün kıyamların "Hz. Muhammed'in (s.a.a) evlatlarını hoşnut etmek ve Hz. Hüseyin'in (a.s) kanını almak için" vuku bulmuş olmasıdır. Hatta Abbasilerin keyfi iktidarları boyunca başgösteren kıyamlarda da yer yer aynı Şiar ve slogana rastlanır .[11]

İmam Hüseyin'in (a.s) kanlı kıyamı bugün biz Ehl-i Beyt taraftarları için her nevi zulüm ve zorbalığa karşı direniş programı ve mukavemet stratejisi konumundadır. Onun Yezid iktidarına karşı haykırdığı  "Biz zillete asla eğilmeyiz!" feryadı ve "Hayat; inanmak ve inancı uğruna cihad etmektir!" Şiarı kanlı Kerbela tarihinin en anlamlı ve en çarpıcı mesajları olup tarih boyunca zulüm ve zorbalığa karşı Hüseynî kan ve kıyamdan aldığımız güçle direnmemize ve hakkın küfre galibiyetini en çarpıcı şekilde gözler önüne sermemize yaramıştır ki bunun en son örneği olan İran İslam Cumhuriyeti İnkılabı'nda da Müslüman kitleler aynı slogan ve aynı inancın heyacanıyla harekete geçmişlerdir.

Kısacası başta Kerbelâ şehidleri gelmek üzere, İslam uğrunda şehid olanların anısını tazelemek, iman ve inanç yolunda canından geçip yiğitçe şehadeti kucaklama aşkı kazandırmaktadır bize; zulme eğilmeden ve daima başı dik yaşamanın ancak bu yolla mümkün olduğunu öğretmekte, zulme ve zorbalığa karşı takınmamız gereken tavrı netleştirmektedir. Bizim her yıl bu şehidlerin anısını tazeleyip onların yasına oturmamızın ana felsefesi bundan ibarettir işte.

Kimileri bizim bu tür yas merasimlerinde ne yaptığımızı anlamayabilir ve meselenin tarihte olup bitmiş bir olay olduğunu ve üzeri küllenmiş bir hadiseyi hatırlayıp durduğumuzu zannedebilir. Ama olay salt bir tarihi vak'adan ibaret olmayıp tamamen mektebîdir; bu anma merasimlerinin geçmiş, bugünkü ve gelecek tarihimizdeki yapıcı rolü olanca çarpıcılığıyla ortadadır zaten.

Uhud Gazvesi'nden sonra Hz. Resulullah'la (s.a.a) Müslümanların; bu gazvede şehid düşen Seyyid-uş Şüheda Hz. Hamza'ya nasıl yas merasimi tuttuğu bütün muteber kaynaklarda kayıtlıdır: Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) ensardan birinin evi önünden geçerken ağıt ve ağlama sesleri duydu; mübarek gözleri yaşla dolarak "Hamza'ya yas tutan kimse yok!" buyurdu. Sa'd b. Muaz bunu duyunca "Benî Abdul'eşhel" boyundan olanlara giderek bu boyun kadınlarının Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sevgili amcası Hz. Seyyud-iş Şuheda Hamza'nın (a.s) evine giderek orada Hz. Hamza için yas tutmalarını istedi.[12]

Bunun Hz. Hamza Seyyid-uş Şuheda'ya mahsus olmadığını ve İslam uğruna şehid düşenlerin anısının gelecek nesillerde canlı tutulması gerektiğini bilmekteyiz; böylelikle Müslüman nesillerin damarlarında daima taptaze şühedâ kanı bulunacak ve onların anısını sürekli hissedebileceklerdir.

İlginç bir tesadüf; bu satırların kaleme alındığı şu sırada hk. 1417 Muharrem'inin 10'u, yani Âşura Günü olmasıdır. Şia dünyası gerçekten baştanbaşa şevk ve heyecan içinde bugün. Çocuklardan yaşlılara varıncaya kadar herkes karalar giymiş Hz. İmam Hüseyin'le (a.s) Kerbelâ'da şehid düşen yarenlerinin yasını tutmada ve yekvücut bir halde bütün Şia dünyası onların anısını tazelemede bugün. Bu yaslı milyonluk kitleler tepeden tırnağa öylesine bir Hüseynî şevk ve şehadet sevdasına tutulmuş ki, İslam  düşmanlarına karşı çağrılacak bir savaşa derhal koşmaya ve aziz İslam için bir çırpıda silaha sarılıp can-u gönülden şehadete lebbeyk demeye hazır halde... Onlar bu muazzam günde sevgili İmamları Hz. Hüseyin'le (a.s) onun yiğit yarenlerini adeta Kerbelâ'da çarpışırken görmekte ve o muazzam sahneleri âdeta yaşamaktadırlar.

Bu Hüseynî merasimlerde istikbar ve sömürüyü reddedici, her nevi zulüm ve zorbalığı kınayıcı, zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü teşvik edici şiir ve makaleler okunmakta ve bu mazmunda ağıtlar yakılıp müminlerin bilinçlenmesi sağlanmaktadır.

Biz bu tür merasimleri, özenle korunması gereken büyük sermayeler olarak görüyor; İslam, iman ve takva ruhunun canlı tutulması yolunda en etkili bilinçlenme yollarından biri olarak kabul ediyoruz.

73- Geçİcİ NİKÂH

İslam fıkhında meşru bir nikah da fıkıhtaki adına "mut'a" denilen "sadece belli bir süre için kıyılan" geçici nikahtır. Binaenaleyh iki nikah vardır: Süresi sınırsız olan daimi nikah, süresi eşler tarafından belirlenen süreli nikah.

Kimileri, mut'ayı çok farklı bir nikah zannederler, bu zannın tam tersine, mut'a nikahı çoğu yönden daimi nikahla aynıdır. Mihriye, kadının nikaha engel teşkil edecek durumlarda olmaması, dünyaya gelecek çocukların şer'i ve nesebî haklarının mahfuz olması gibi konular tıpkı daimi nikahtaki gibidir; keza, daimi nikahta olduğu gibi bu nikahta da ayrıldıktan sonra mutlaka iddet tutulması gerekmektedir. Evet, mut'a nikahının bu şer'i ölçüler çerçevesinde meşru olduğunu bilmekte, bunun da kendine has özellikler taşıyan bir nikah olduğunu kabul etmekteyiz.

Mut'a nikahıyla daimi nikah arasında bazı farklılıklar da vardır ki bunları şöylece sıralamak mümkündür: Mut'a nikahında erkek, kadının nafakasını vermekle yükümlü olmaz ve eşlere birbirlerinden miras düşmez. Ama çocukları hem anne - babalarından, hem birbirlerinden miras alırlar.

Mut'a nikahının hükmü, Kur'an-ı Kerim'de Nisa, 24'te sarih bir beyanla şöyle buyrulmaktadır:

"Mut'a ettiğiniz kadınların mihrini ödeyin" (yararlandığınız kadınlara ücret (mihir-lerini, tespit edildiği miktarıyla ödeyin).

Büyük müfessirlerle önde gelen muhaddislerin büyük bir ekseriyeti bu ayetin mut'a nikahı hakkında indiğini kaydetmişlerdir.

Ehl-i Sünnet kitapları içinde Taberi Tefsiri'nde bu ayetin mut'a nikahına ait olduğu geçmekte ve birçok sahabenin buna şehadetini gösteren yığınlarca rivayet nakledilmektedir.[13]

Dürr-ul Mensur'la Sünen-i Beyhâki'de de aynı konuda pek çok rivayet vardır.[14]

Sahih-i Buhari, Müsned-i Ahmed ve Sahih-i Müslim ve diğer önemli kaynakların tamamında Hz. Resulullah (s.a.a) döneminde mut'anın uygulanmakta olduğuna dair (kimi yerde de buna muhalif) çeşitli rivayetler vardır.[15]

Bazı Ehl-i Sünnet alimleri mut'anın Hz. Resulullah (s.a.a) döneminde olduğunu ve sonra bu hükmün neshedildiğini öne sürerken önemli bir ulema kesimi de bu hükmün Hz. Resulullah (s.a.a) döneminde uygulanmakta olup daha sonra Ömer tarafından neshedilmiş olduğuna inanmaktadır.

Ömer'in bizzat şu sözleri, meseleyi yeterince aydınlığa kavuşturucu niteliktedir:

"Peygamber zamanında iki mut'a vardı ve ben bunların ikisini de haram ediyorum, buna uymayanı da cezalandırırım: Biri kadınların mut'ası, biri de hac mut'asıdır (bir çeşit hac) !"[16]

İslam'ın diğer birçok hükmünde olduğu gibi bu hükmü hususunda da Ehl-i Sünnet ravileri arasında görüş farklılıkları vardır; kimine göre Hz. Peygamber (s.a.a) zamanında, kimine göre Ömer zamanında neshedilmiştir; kimi de sayıları az da olsa meseleyi büsbütün inkar etmektedir! Bu tür ihtilaflar Ehl-i Sünnet fıkhında vardır; ancak, Şia fakihleri mut'anın meşruluğu hususunda müttefik ve görüş birliği içindedirler; Şia uleması bu hükmün Hz. Resulullah (s.a.a) döneminde kesinlikle neshedilmediğine göre, o hazretin irtihalinden sonra da hiçkimsenin Kur'an ve sünnet hükmünü değiştirme yetkisi bulunmadığı görüşündedir.

Biz şuna inanıyoruz ki: Suistimal edilmemesi ve kötüye kullanılmaması halinde (ki bütün hükümler için aynı ihanet tehlikesi sözkonusudur (çev-) daimi nikâhla evlenme imkanı olmayan gençlerle ticarî, iktisadî, tahsil vb. gibi çeşitli nedenlerle ailesinden ayrı düşen ve uzun yolculuklarda bulunma zarureti taşıyanlar için olduğu gibi çeşitli sosyal meselelerin bir kısmına cevap verici bir nitelik taşıyan mut'anın engellenmesi halinde en azından sıraladığımız konumdaki insanların fuhuş ve zinaya düşme tehlikesi artacaktır. Özellikle evlenme yaşının çeşitli nedenlerle yükseldiği ve bu yetmezmiş gibi şehvetleri tahrik edici faktörlerin de giderek artmaya devam ettiği çağımızda mut'a yolunun tıkanması halinde fuhuş yolunun açılacağı muhakkaktır.

Bir kez daha altını çizerek vurguluyoruz: Biz mut'anın şehvet düşkünlerinin oyuncağı olmasına ve bu İslamî hükmün kadınları kötü yollara düşürme gibi çirkin amellere vasıta edilmesine kesinlikle karşıyız; ancak bir kanunun bazılarınca suiistimal edilmesi o kanunun kaldırılmasını değil, suiistimallerin önlenmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını icab ettirir.

İnançlarımız; Ayetullah Nasir Mekarim Şirazi



[1]- Mü'min / 28.

[2]- Âl-i İmran / 28.

[3]- Vesâil, c:11, s:461, hadis: 6, bâb: 24. Bazı rivayetlerde "Yeryüzünde Allah'ın kalkanı" tabiri geçer.

[4]- Tanınmış müfessirlerin büyük çoğunluğu bu hadiseyi aktarmışlardır. Bkz: Esbab-un Nüzul: Vâhidî. Taberi, Kurtubî, Zemahşeri, Fahr-i Râzi, Beyzâvî ve Nişâburî'nin tefsirlerinde Nahl Suresi'nin 106. ayetinin tefsiri kısmında da bu hadis aktarılmaktadır.

[5]- Sünen-i Tirmizi, c:1, s:354, bab: 138 ve: Sünen-i Beyhâkî, c:3, s: 167.

[6]- Bkz: Sahih-i Buhari'de Cabir b. Abdullah Ensari'den "Teyemmüm bâbı"nda, c:1, s:91 ve Nesâ'nin Sahih’inde aynı senetle aynı adlı kısımda geçer. Ahmed'in Müsned'inde İbn-i Abbas'tan, c:1 s:301 ve Şia kaynaklarında da muhtelif yollarla Hz. Resulullah'tan- s.a.a- nakledilmiştir.

[7]- Bu rivayetler ve mevzuyla ilgili geniş bilgi için bkz: el-Gadir, c:5, s:93-207.

[8]- Büyüklerin bu ziyaretlerle ilgili tavsiye ve durumları için daha önce verdiğimiz kaynaklara bakılabilir.

[9]-  Sahih-i Müslim, Ebu Davud, Nesâi, Müsned-i Ahmed, Sahih-i Tirmizi ve Sünen-i Beyhâki.

[10]- "Hasan'la Hüseyin cennet gençlerinin efendisidirler." Bkz: Sahih-i Tirmizi'de Ebu Said Hudri ve Huzeyfe'den naklen, c:2, s:306-307 ve Sahih-i İbni Mâce'de "Ashab-ı Resul'ün(s.a.a- Faziletleri" babında ve Müstedrek-us Sahihayn, Hilyet-ul Evliya, Tarih-i Bağdad, İbn-i Hacer’in "İsabe" kitabı, Kenz-ul Ummal, Zehair-ul Ukba ve diğer kaynaklarda bu hadis sıkça geçer.

[11]- Emevilerin kökünü kurutan Horasanlı Ebu Müslim "Muhammedoğullarının Rızası" sloganıyla Müslümanları arkasına almıştır. Bkz: İbni Esir'in Kâmil'i, c:5, s:372. Tevvâbin'in kıyamı "Ey Hüseyn'in Kanı!" Şiarıyla gerçekleşmiştir. Bkz: Ae, c:4, s:175. Muhtar b. Ebi Ubeyde Sakafi'nin kıyamı da aynı sloganla gerçekleşti, Ae, c:4, s:288. Aynı şekilde, Abbasilere karşı kıyam eden  Fahh olayının sahibi Hüseyin b. Ali de Müslümanları "Muhammed (s.a.a) evlatlarının rızasını kazanmaya" davetle kıyamını başlatmıştır. Bkz: Mekâtil'ut Talibiyyin, s:299, Taberi Tarihi, c:8, s:194.

[12]- İbni Esir'in Kamil'i c:2 s:163 ve İbni Hişam’ın Siyeri, c:3, s:104.

[13]- Taberi Tefsiri, c.5, s.9.

[14]- Dürr-ul Mensur, c.2, s.140; Sünen-i Beyhâki, c.7, s.206.

[15]- Müsned-i Ahmed, c:4, s:436, Sahih-i  Buhari, c:7, s:16 ve Sahih-i Müslim, c:2, s:1022'de "mut'a nikahı babı"nda ilgiliri vayetler pek fazladır.

[16]- Sünen-i Beyhâkî, c:7, s:206'yla birçok başka eserde buna yakın ifadelerle geçer. Ayrıca mut'anın Hz. Resulullah (s.a.a), 1. halife Ebubekir ve 2. halife Ömer'in hilafetinin belli bir dönemine kadar  helal olup uygulanmakta olduğuna ve Ömer'in ömrünün son yıllarında bunu haram ilan ettiğine dair el-Gadir'de Sihah ve Sünen'lerden 25 hadis ve rivayet nakledilir. Bkz: el-Gadir c:3, s:332.



Son haberler
 
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved