Kur’an ve Hadislerde Beda Konusu


Meşhur olduğu üzere beda inancı İmamiyye mezhebine has inançlardan biridir. Ehl-i Sünnet bu inanca karşı çıkmaktadır. Bazen bu inanç yüzünden İmamiyye (Ehl-i Beyt) mezhebi bazı kimselerin şiddetli itirazına maruz kalmaktadır. Ama gerçek şudur ki, muhaliflerin ve itirazda bulunanların İmamiyye mezhebine yaptığı itirazların hiç birisinin İmamiyye inancıyla bir ilişkisi yoktur ve İmamiyye mezhebinin bu konuda inandığı şeyler, Kur’an’ın muhkem hükümlerinden alınmış gerçeklerdir. Şeriatın apaçık ilkelerine dayanmaktadır ve hiç bir Müslüman bunu inkar edemez. Biz bu bölümde Kur’an ayetlerine ve Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadislere istinat ederek ve İmamiyye kelam üstatlarının ve büyüklerinin sözlerini naklederek bu hakikati beyan etmeye çalışacağız.

 

Terim ve Kavram Olarak Beda

“Beda” kelimesi, “bedee yebdeu” (feale yef’alu ) vezninde olup, zahir olmak, anlamındadır. İbda (if’al vezninde) ise zahir kılmak anlamına gelmektedir. Her iki geçişli ve geçişsiz kipleriyle (beda ve ibda) Kur’an ayetlerinde yer almıştır. Bu ikisinin karşıtı olan kelimeler ise hifa ve ketm (gizlilik ve gizlemek) anlamlarıdır. Aşağıdaki ayetleri dikkatle inceleyelim:

“Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü.”[1]

Hakeza: İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz de Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir.”[2]

“Beda” kelimesi (geçişsiz fiil şeklinde) insanın her hangi bir iş hususunda karar alması ile ilgili kullanıldığında şu iki anlamdan birini ifade etmektedir:

Birinci anlamı şudur ki insan, ilgili bulunduğu iş hususunda yeni bir takım konulardan haberdar olmuş ve de bu bilinç esasınca yeni bir karar almıştır. İkinci olarak da işin çeşitli boyutlarından haberdar olduktan sonra insan için bu konuda karar alma şekli zahir olmuştur. Kur’an-ı Kerim, Mısır Emiri’nin ve etrafında bulunanların, Hz. Yusuf (a.s) ile ilgili karar alması hususunda şöyle buyurmuştur: Sonunda (aziz ve arkadaşları) kesin delilleri görmelerine rağmen (halkın dedikodusunu kesmek için yine de) onu bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine uygun göründü.”[3]

Şüphesiz onlar Yusuf’un günahsız olduğu anladıkları zaman kendileri için onu bir müddet hapse atma kararı zahir oldu. Dolayısıyla her iki konuda da beda, bir tür bilinçsizlik ve cehalet türünü gerektirmektedir. Zira birinci hususta onlar kendi ilimlerinin yanlış olduğunu ve yetersiz olduğunu anladılar. İkinci durumda ise, bilmedikleri şey hakkında bilgi sahibi oldular. Bu açıdan da söz konusu kavramı (beda kelimesini) bu iki anlamda Allah hakkında kullanmak caiz değildir. Nitekim İmam Sadık’tan (a.s) bu konuda şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah’ın irade ettiği her şeyi Allah yapmadan önce, o şey Allah’ın ilminde mevcuttur. Allah’ın ilminde olmayan hiç bir şey kendisi için zahir olmaz. Zira hiç bir şey Allah için bilgisizlik esasınca zahir olmaz.” [4]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah için dün bilmediği bir şeyin bugün zahir olduğuna inanırsa ondan uzak durunuz.” [5]

O halde beda kelimesinin hakiki anlamı, Allah hakkında anlamsızdır. Allah hakkında makul olan yorum, şu iki şeyden biridir: “Birincisi “beda minallah” şeklindedir, diğeri ise “ibda” anlamındadır. Bu her iki anlam da Kur’an-ı Kerim’de yer almıştır.”

“Halbuki (o gün) onlar için, Allah tarafından, hiç hesaba katmadıkları şeyler ortaya çıkmıştır.”[6]

Hakeza: Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun”[7]

Bu duruma rağmen rivayetlerde “bedallah” kelimesi kullanılmıştır. Nitekim Peygamber’den (s.a.a) , dazlaklık, abraşlık ve körlük hastalığına yakalanan kimseler hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Onları imtihan etmek, aziz ve celil olan Allah için beda (zahir) olmuştur.”[8]

Hakeza İmam Sadık’tan (a.s) daha önce naklettiğimiz ilk hadiste de “yebdu lehu” (onun için beda oldu) kelimesi yer almıştır. Şimdi de “bedallah” kelimesinden neyin kastedildiğine bir bakalım.

İbn-i Esir, Nihaye adlı kitabında bu kavramı “kaza” diye tefsir etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Daha önceden karar kılınmış bir şey anlamındadır. Ama beda ise önceden haberdar olunmayan bir şey hakkında karar almak ve onaylamak anlamındadır ki bu anlam Allah hakkında doğru değildir.”[9]

 

İmamiyye Büyüklerinin Sözlerinde Yer Alan Beda İnancı

İmamiyye’nin büyük mütekellimlerinden, fakihlerinden ve muhaddislerinden biri olan Şeyh Seduk (Ö. H. 381) tevhit adlı kitabında beda ile ilgili hadisleri naklettikten sonra şöyle demiştir: “Beda’dan maksat, cahil insanların sandığı anlam değildir ve beda hiç şüphesiz pişmanlıktan kaynaklanmamaktadır. Aksine maksat, Allah-u Teala’nın bir şeyi yaratması, sonra o şeyi yok etmesi ve başka bir şeyi yaratması veya bir şeyi emretmesi, ardından başka şartlar altında o şeyden sakındırması veya bunun tam tersidir. Bu tıpkı şeraitlerin meshedilmesi, kıblenin değişmesi ve vefat vaadi gibi bir şeydir.

Beda’ya inanmak, Yahudi inancına tam karşıt bir inançtır. Zira onlar, “Allah, yaratılış işini sona erdirmiştir.” Ama biz şöyle diyoruz: “Şüphesiz Allah her gün bir iştedir, öldürmektedir, diriltmektedir, rızık vermektedir ve istediği şeyi yapmaktadır.”

Şüphesiz beda pişmanlıktan kaynaklanmamaktadır. Aksine bir şeyin zahir olması anlamındadır. Örneğin bir kul sıla-i rahim yaptığı zaman Allah onun ömrünü uzatmaktadır ve aynı insan, sıla-i rahimi terk ettiği zaman da Allah ömrünü azaltmaktadır.”[10]

İlim dahilerinden, ender insanlardan biri olan ve dost ve düşman herkesin akait ve kelam ilmindeki fevkalade maharet, zekilik ve seçkinliğini kabul ettiği Şeyh Mufid[11] (Ö. H. 413) , Tashih’ul İtikad adlı kitabında beda hakkında şöyle demiştir:

1- “İmamiyye’nin falan hususta Allah için beda zahir oldu” demesi, Allah için örtülü olan bir şeyin zahir olması anlamında değildir. Zira Allah ezelden, bütün fiilleri hakkında ilim sahibidir.

2- Allah’ın bütün fiileri beda ile nitelendirilmemektedir. Sadece insan için zuhuru kestirilemeyen ve hakkında üstün bir zannın da elde edilemediği ilahi fiiller hakkında beda ifadesi kullanılmaktadır. [12]

3- Allah tarafından beda şartlı olarak taktir edilmiş şeylere özgüdür. Asla bedanın anlamı bir görüşten başka bir görüşe intikal etmek (görüş değiştirmek) değildir. Şüphesiz Allah-u Teala batıl ehlinin dediği şeylerden çok daha yüce ve münezzehtir. [13]

 

Ehl-i Beyt’in (a.s) Rivayetlerinde Beda’nın Tefsiri

1- Beda Allah’a Özgü Bir Haktır

Ehl-i Beyt’in (a.s) hadislerinin hemen hemen tümünde, “bedallah” ifadesi yerine “lillahil beda” ifadesi yer almıştır ki anlamı da bedanın Allah’a özgü bir hak olduğudur. Şimdi bu rivayetlerden bazı örnekler aktaralım. İmam Sadık (a.s) ‘dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Aziz ve celil olan Allah tüm peygamberleri şu üç haslet üzere göndermiştir. Ubudiyet ikrarı, ortakları (şirki) reddetmek ve Allah’ın istediğini öne saldığına ve istediği şeyi ertelediğine inanmak.” Başka bir yerde ise son cümle yerine, şöyle yer almıştır: “Şüphesiz Allah, istediğini yok eder ve istediğini ise sabit kılar.”[14]

Başka bir hadiste ise İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Her Peygamber, Allah’ı şu beş şeyle ikrar ettikten sonra Peygamber olmuştur: “Beda, meşiyyet, secde, ubudiyet ve itaat”[15]

Yukarıdaki hadislerde beda Allah’a özgü bir hak olarak meşiyyet, ubudiyet ve itaat sırasında yer almıştır.

2- Beda ilahi mutlak meşiyet[16] ve iradeye inanmak demektir.

Yukarıdaki hadislerden anlaşılan başka bir önemli husus şudur ki beda inancı hakikatte ilahi mutlak iradeye inanmaktır. Zira hiç şüphesiz işlerin öne salınması veya ertelenmesi, yok edilmesi veya ispat edilmesi, tümüyle ilahi meşiyyete bağlıdır.

3- Beda’ya inanmak ve Yahudi inancına karşı Savaş Açmak

Ehl-i Beyt’in (a.s) rivayetlerinin bir bölümünde beda inancı, Yahudi inancıyla savaş olarak anılmıştır. Zira Yahudiler, Kur’an’ın naklettiği üzere böyle bir inanca sahip idiler. Bu Yahudi inancına göre her şey ezelden taklit edildiği için artık değişmez. Neticede ilahi meşiyyet ve irade de sınırlı olmaktadır. Onlara göre ilahi meşiyyet, kader aslına mahkumdur. Kur’an-ı Kerim açık ve kınayıcı bir dille, onların inancını temelsiz saymıştır ve de ilahi nimet ve kudret elinin tümüyle özgür olduğunu ve istediğini yaptığını beyan etmiştir. Nitekim Kur’an şöyle buyurmuştur: “Yahudiler: “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O’nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder.”[17] Şimdi de bu konuda bir takım rivayetleri nakledelim:

İmam Sadık’tan (a.s) yukarıdaki hadisin tefsiri hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Burada maksat, Yahudilerin gerçekten Allah’ın elinin bağlı ve zincire vurulduğuna inandığı değildir, aksine onlar, Allah’ın yaratılış işini bitirdiğine ve sonunda varlık fabrikasında artık ne bir azalmanın ve ne de bir çoğalmanın mümkün olmadığına inanmaktaydılar. Aziz ve celil olan Allah ise onları reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ın eli açıktır ve Allah istediği şekilde infakta bulunur. Siz Kur’an’ın şöyle buyurduğunu duymadınız mı? Allah istediğini yok eder ve istediğini sabit kılar. Ümm’ül Kitap, şüphesiz Allah nezdindendir.”[18]

4- Yok Etme ve İspat Etme Ayetinde Beda

Bir çok rivayetlerde beda inancı, “Allah dilediğini yok eder ve dilediğini sabit kılar. Şüphesiz Ümm’ül Kitap Allah nezdindedir.”[19] ayeti olarak tefsir edilmiştir. Nitekim İmam Muhammed Bakır (a.s) , kendisine “leylet’ul kadr”, sorulunca şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz beda içinde meşiyetin askıya alındığı bir şeydir. Allah ondan dilediğini öne alır ve dilediğini erteler. Allah-u Teala’nın şu sözü de buna işaret etmektedir: “Allah dilediği şeyi yok eder ve dilediğini sabit kılar ve şüphesiz Ümm’ül Kitap, Allah nezdindedir.”[20]

İmam Sadık (a.s) , “Allah dilediğini yok eder” ayeti hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “O öyle bir kitaptır ki Allah istediğini yok eder ve istediğini sabit kılar. İşte bu yüzden dua bazen kazanın gerçekleşmesine engel olur. O duanın üzerine kazayı döndürücü olduğu yazılmıştır. Ama o şey, Ümm’ül Kitab’a vardığı zaman artık duanın hiç bir etkisi yoktur.”[21]

 

İmha ve Sabit Kılma Ayetinin Tefsiri Hakkında Müfessirlerin Görüşü

Burada müfessirlerin, “yok etme ve ispat etme” hakkındaki görüşlerini hatırlatmak uygun olur. Mecme’ul Beyan’ın değerli yazarı, Ebu Ali Fazl b. Hasan Tebersi (Ö. H. 548) bu konudaki sekiz görüşü şu şekilde nakletmiştir:

1- Söz konusu ayet, şer-i hükümler, yani nasih ve mensuh ile ilgilidir. (İbn-i Abbas, Kutade, İbn-i Zeyd, İbn-i Cureyc, Ebu Ali Farisi)

2- Mübah olan ve hakkında herhangi bir ceza kararlaştırılmayan şeyler, amel defterlerinden silinir, itaat ve günahlar ise baki kalır. (Hasan Basri, Kelbi, Dahhak, İbn-i Abbas’dan naklen ve Cubai)

3- Allah müminlerin günahlarını dilediği kadar ihsan ve merhameti üzere yok eder (azaplarını ortadan kaldırır) ve adalet üzere ceza vermek istediği kimselerin günahını ise sabit bırakır. (Said b. Cubeyr)

4- Bu ayet, Allah’ın Ümm’ül Kitapta sabit kıldığı, rızıklar ve musibetler ile ilgilidir. Allah-u Teala bunları dua ve sadaka vasıtasıyla ortadan kaldırmaktadır. Bunun sonucu ise, müminlerin sadece Allah’a bağlanmasına teşvikte bulunmaktır.

5- Allah, tevbe vasıtasıyla günahları ortadan kaldırmaktadır ve iyiliğe çevirmektedir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup davranan başka; işte onların günahlarını, Allah iyiliklere çevirir.” (İkrime)

6- Bu ayet, ümmetler ile ilgilidir. Allah onlardan bazısını helak etmekte ve bazısında diğerinin yerine geçirmektedir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Sonra onların ardından bir başka insan -kuşağı yaratıp- inşa ettik” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Kendilerinden önceki nice nesilleri yok etmiş olmamız…”

7- Bu ayet, güneş ve ay ile ilgilidir. Yani güneş vasıtasıyla ayın nuru ortadan kaldırılmaktadır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Bir delil olan geceyi kaldırıp yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık.” (Sediyy)

8- Bu ayet, belli bir konuya ait değildir. Aksine rızık, ecel, saadet, şekavet ve benzeri tüm konuları kapsamaktadır. Allah bütün bunlarda artış ve eksilme vücuda getirmektedir. (Ömer b. Hattab, İbn-i Mes’ud, İbn-i Vail, Kutade)

Ebu Kulabe, İbn-i Mes’ud’dan şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah’ım sen beni mutsuzlardan yazmış isen, beni onların arasından sil ve beni mutluların arasında sabit kıl. Şüphesiz sen dilediğini imha eder ve dilediğini ise sabit kılarsın ve şüphesiz Ümm’ül Kitap senin nezdindedir.”

Bütün bu zikredilen görüşler arasında sadece son yorum ayetin mutlak oluşuyla uyum içindedir. Bu esas üzere bir türlü değişim ve dönüşüm halinde olan her şey, imha olma veya sabit olmaya maruzdur. Dolayısıyla da bu imha ve ispat ayetinin kapsamı içinde bulunmaktadır. Nitekim el-Mizan tefsirinin sahibi Allame Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabai (Ö. H. 1402) ayetin kelimelerini açıkladıktan ve izah ettikten sonra şöyle demiştir: “Bütün bu söylenilenlerden de anlaşıldığı üzere, imha etme veya sabit kılma hükmü, ecel ve vakti olan her konuyu kapsamaktadır. Yani bütün doğal olayları içermektedir. Zira, “Allah dilediğini imha eder ve dilediğini sabit kılar” cümlesi mutlak bir şekilde beyan edilmiştir. Ayetin konusunun nübüvvet ayetlerine özgün oluşu, bu ayetin nübüvvet babına özgün oluşunu gerektirmez. Zira konu, salt değildir. [22]

Özetle bu dünyadaki olayların ve şeylerin iki boyutu ve yüzü vardır. Bir boyutu değişim ve dönüşüm boyutudur ve bu boyutu ölüm ve hayata, yok oluş ve bekaya maruz bulunmaktadır. Bir çok değişimlere uğramaktadır, diğer boyutu ise, sabit ve devamlılık boyutudur. Her türlü değişim ve dönüşümden uzak bulunmaktadır.

Birinci boyutu, neden, şart, engelin olmayışı gibi bir takım eksik nedenler ile ilgilidir ve bu hususlarda bir aykırılık görülebilmektedir ve o varlığın hayatının değişimine neden olmaktadır. İkinci boyut ise tam nedenler ile ilgilidir. Dolayısıyla da zaruret ve sebata mahkumdur. Allah-u Teala, her iki boyutu da bilendir. Allah’ın onların tam nedenleri hakkındaki ilmi, ümm’ül kitap ve levh-i mahfuz esasıncadır. Allah’ın tam olmayan nedenler hakkındaki ilmi ise, imha ve isbat kitabı esasıncadır.

Başka bir ifadeyle, imha ve isbat kitabı ile ümm’ül kitap, varlıkların değişim ve sabit oluş aşamaları ile uyum içinde bulunmaktadır veya söz konusu iki aşamanın önemi olan iki hakikate işaret etmektedir. [23]

 

5- Beda veya İyi veya Kötü Amellerin İnsanın Kaderini Etkilemesi

Beda ile ilgili ayetlerin genelinden de anlaşıldığı üzere bedanın hakikati şudur: “İnsanın iyi veya kötü amelleri, mutlaka insanın kaderinde belirleyici bir role sahiptir. Bu rivayetlerde, dua, sadaka, sıla-i rahim gibi haller, bir çok kötülükleri ortadan kaldırmaktadır, rızkı ve ömrü artırmaktadır. Nitekim daha önce naklettiğimiz İmam Sadık’ın (a.s) rivayetinde de bu hakikate işaret edilmiştir.

Dolayısıyla dua, imha ve ispat kitabı aşamasında ilahi kaza ve kaderde etkili bulunmaktadır. Ama Ümm’ül Kitap merhalesinde hiç bir etkinliği yoktur.

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir gün Yahudi bir şahıs Peygamber’in yanından geçti ve ona, “es-Samu aleyk” dedi. Peygamber ona cevap olarak, “aleyk” diye buyurdu. Ashap şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! O sizlere ihanet etti, “selam” kelimesi yerine “sam” (ölüm) kelimesini kullandı. Peygamber şöyle buyurdu: “Ben de onun kullandığı şeyi kendisine iade ettim.” Peygamber daha sonra şöyle buyurdu: “O Yahudi şahıs, bir yılan vasıtasıyla helak olacaktır” O Yahudi çöle gitti. Bir sürü odun topladı, geri döndü. Peygamber ona şöyle buyurdu: “Odunlarını yere bırak” O şahıs, odunlarını yere bıraktı. Bu esnada odunların arasından çıkan bir yılan, dişleriyle bir sopayı ısırmıştı. Peygamber o Yahudi’ye şöyle buyurdu: “Bugün ne iş yaptın? “ O Yahudi şöyle dedi: “Ben sadece odun topladım. Ama, yanımda iki parça ekmek vardı. Onlardan birini yedim, diğerini ise bir fakire sadaka olarak verdim.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah yılan tehlikesini bu amel vasıtasıyla ortadan kaldırdı. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Şüphesiz sadaka, insandan kötü ölümü giderir.”[24]

İbn-i Mace, müsned olarak Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ömrü sadece iyilik artırır, kaderi sadece dua değiştirir ve şüphesiz insan, işlediği günah sebebiyle rızıktan mahrum kalır.”[25]

Siyuti ise Hz. Ali’den (a.s) , o da Peygamber’den (s.a.a) , “Allah dilediğini imha eder” ayeti hakkında kendisine soru sorulunca şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bunun tefsiriyle gözlerin aydınlansın ve benden sonra ümmetimin gözü bu ayetin tefsiriyle aydın olsun! Uygun bir şekilde sadaka vermek, anne babaya iyilikte bulunmak ve güzel ameller işlemek, şüphesiz mutsuzluğu mutluluğa dönüştürür, ömrü arttırır ve kötü şekilde ölmekten insanı korur.”[26]

Ayyaşi müsned olarak İmam Bakır’dan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bazen insanın ömrü üç yıl kaldığı halde sıla-i rahimde bulunduğu için Allah ömrünü otuz üç yıl arttırır ve aksine bazen insanın ömrü otuz üç yıl kaldığı halde sıla-i rahimi kestiği için Allah ömrünü üç yıla indirir.” Daha sonra İmam Bakır (a.s) , “Allah dilediğini imha eder ve dilediğini sabit bırakır. Şüphesiz ümm’ül kitap onun nezdindedir” ayetini tilavet buyurdu.”[27]

 

Yunus’un Kavminin Başına Gelenler Beda İçin Apaçık Bir Örnektir

Beda ile ilgili rivayetlerde Yunus’un kavmi, beda gerçeğine bir örnek olarak zikredilmiştir. Nitekim İmam Sadık’tan (a.s) naklolan bir rivayete göre, İmam Bakır (a.s) imha ve isbat ayetini tilavet buyurduktan sonra şöyle buyurmuştur: “Böylece Allah dilediğini yaptı ve dilediğini değiştirdi. Yunus Kavminin örneğinde olduğu gibi. Allah Yunus kavminin tövbe ettiğini ve beda hasıl olduğunu görünce onlara merhamet buyurdu.”[28]

Kur’an-ı Kerim, Yunus kavminin başına gelen olayları, tevbenin etkisini göstermek ve azabın ortadan kaldırılması ile birlikte, Allah’a dönüşe bir örnek olarak zikretmiş ve insanların bu eğitici örnekten ibret dersi almalarını istemiştir. Nitekim şöyle buyurmuştur: Keşke söz konusu yıkıma uğramış şehirlerden herhangi biri iman etseydi de, imanının yararını görseydi! Yalnız Yunus’un soydaşları hariç. Onlar iman edince, dünya hayatında burun buruna geldikleri perişan edici azabı başlarından kaldırdık ve kendilerine belirli bir süre daha yaşama fırsatı tanıdık.”[29]

Kur’an ayetleri insanın iyi ve güzel amellerinin tesiri hususunda oldukça çoktur. Bu makalede bütün bunları zikretmek mümkün değildir. Biz sadece aşağıdaki ayetleri zikretmekle yetineceğiz. “Allah bir kavme verdiğini, o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez.” [30]

 

Ecel-i Müsemma ve Ecel-i Mutlak

Kur’an-ı Kerim iki tür ecelin varlığından söz etmiştir. Birincisi ecel-i müsemma, diğeri ise mutlak ve kayıtsız şartsız eceldir. Nitekim şöyle buyurmuştur: “O sizi çamurdan yaratan, sonra da ecelinizi belirleyendir. Ayrıca O’nun katında tasarıya bağlanan bir vade daha vardır. Gerçek böyleyken sizler kuşkuya kapılıyorsunuz.”[31]

Allame Tabatabai ise bu konuda şöyle diyor: “Ayetler üzerinde düşünülünce şu gerçek anlaşılmaktadır ki, ecel-i müsemma, ümm’ül kitabın bizzat kendisidir. Gayr-i müsemma ecel ise, imha ve ispat levhasında yer alandır. Başka bir ifadeyle ümm’ül kitap, sapması olmayan tam nedenlere istinat ettiği hasebiyle, bir çok hadislere uyarlanmaktadır. İmha ve ispat levhası ise, nakıs nedenlere istinat ettiği hasebiyle bazı olaylara uyarlanmaktadır. Bu nakıs nedenler ise “iktiza edenler” olarak adlandırılmaktadır ve de sapması olmayan şeylerdir. Örneğin insan henüz güneş doğmadan önce gecenin bittiğini ve güneşin doğduğunu bilmektedir. Alemi aydınlığın kuşatacağını görmektedir, ama güneş doğduktan sonra bulut veya benzeri herhangi bir engel, havanın aydınlanmasına engel olabilir. Lakin gün ortaya çıkınca ve insan güneşi ufukların üzerinde görünce, hiç bir engel de ortaya çıkmayınca, bu durumda havanın güneş vasıtasıyla aydınlık kazanması kesindir.

Bu esas üzere güneşin doğuşu, tek başına havanın aydınlanmasına oranla, imha ve ispat levhası türündendir. Güneşin doğuşu, güneşin doğuşunun zamanının gelip çatmasıyla ve güneşle yeryüzü arasında hiç bir engelin ortaya çıkmamasıyla birlikte, havanın aydınlanmasına oranla, levh-i mahfuz olarak adlandırılan ümm’ül kitap mesabesindedir. [32]

 

Beda Konusundaki Niza ve Çatışma, Lafzi Bir Çatışmadır.

Beda hakkında söz konusu edilen deliller karşısında araştırmacı her insan için şu kadarını bilmesi yeterlidir ki İmamiyye alimleri asla insan hakkında kullanılan beda inancına inanmış değillerdir. Onların inandığı şey, Kur’an’ın muhkem hükümleri ve İslami kesin içeriği ile onaylanmış hükümlerdir. Hiç bir Müslüman bunu inkar etmemektedir. Eğer arada bir ihtilaf varsa bu ihtilaf, beda lafzının Allah hakkında kullanılışından kaynaklanmaktadır. Dazlaklık, abraşlık ve körlük hastalığı hakkındaki nebevi hadis ile şianın, Peygamber’in Ehl-i Beyt’inden naklettiğimiz çok hadisler böyle bir çatışmanın yersiz olduğunu beyan etmektedir. Bu yüzden de söylemek gerekir ki beda hakkındaki çekişme, Şeyh Mufid’in sözlerinde de yer aldığı üzere lafzi bir çekişmedir.

Allame Tabatabai bu konuda şöyle diyor: “Benim inancıma göre Ehl-i Beyt’in (a.s) bedanın sabit oluşu hakkındaki hadislerinden ve onların dışındakilerin reddinden anlaşıldığı kadarıyla bu çekişme lafzi bir çekişmedir. Bu açıdan biz, burada edindiğimiz metot üzere bağımsız bir bölüm açmadık. Bu çekişmenin lafzi olduğunun en büyük delili de şudur ki beda inancını reddedenler, bedanın ilahi ilmin değişimini gerektirmesini kendi iddialarına delil saymışlardır. Halbuki beda ile ilgili bu gereklilik, bizim hakkımızda kullanılan anlam ile ilgilidir; rivayetlerde tefsir edilen anlam ile değil.”[33]

 

Üstat Ali Rabbani Gülpaygani

 



[1] En’am suresi, 28. ayet

[2] Bakara suresi, 284. ayet

[3] Yusuf suresi, 35. ayet

[4] Bihar’ul Envar, c. 4, s. 121, 63. rivayet

[5] a. g. e. s. 111, 30. rivayet

[6] Zümer suresi, 4. ayet

[7] Ahzab suresi, 37. ayet

[8] Sahih-i Buhari, c. 2, s. 258, Kitab-u Beda’il Halk, Bab-u Ma Zukire fi Beni İsrail

[9] En- Nihaye fi Garib’il Hadis, c. 1, s. 109

[10] Tevhid-i Seduk, s. 335- 336

[11] Muhammed b. Muhammed b. Nu’man, Mufid lakabına sahiptir. Büyük Şii fakihlerinden ve mütekellimlerinden biridir. H. K. 333 veya 336 yılının ZilKa’de a-yında doğmuş ve de H. K. 1413 yılında vefat etmiştir. 200’den fazla kitap yazdığı söylenmiştir. Seyyid Murtaza Alem’ul-Huda, Seyyid Şerif Razi ve Şeyh Tusi de o-nun seçkin öğrencilerinden biridir. (Reyhanet’ul-Edeb, c. 5, s. 361-365 ve Riyaz’ul-Ulema, c. 5, s. 176-179)

[12] Bazen bir şeyin meydana gelmesi, değişmesi mümkün olan bir şarta bağlıdır. Nitekim Kur’an iki tür ecelden, yani mutlak ve meşrut ecelden söz etmiştir ve şöyle buyurmuştur: “Sonra da size bir ecel tayin eden. Bir de O’nun katında belli bir ecel vardır.” ( En’am suresi, 2. ayet) Hakeza Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Eğer kasabaların halkı inanmış ve Bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarını verirdik” ( A’raf suresi, 96. ayet) Yani insanların rızık miktarı, iyiliklerine ve günahtan sakınmalarına bağlıdır. Hz. Nuh’tan naklen bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır. Size gökten bol bol yağmur indirsin” ( Nuh suresi, 10. ayet) Şüphesiz bu ayette de nimetlerin çokluğu, istiğfar ve mağfiret dilemeye şartlı kılınmıştır.

[13] Tashih’ul İtikad, s. 50- 52

[14] Bihar’ul Envar, c. 4, s. 108, 21 ve 24. hadisler

[15] Bihar’ul Envar, 23. hadis

[16] Meşiyyet. Dilemek. İrade. Arzu. Matlub. Murad. İstek.

[17] Maide suresi, 64. ayet

[18] a. g. e. s. 104, 17. rivayet

[19] Ra’d suresi, 39. ayet

[20] a. g. e. s. 102, 141. rivayet, Emali-i Mufid’den naklen

[21] a. g. e. , s. 121, 65. rivayet

[22] el-Mizan, Allame Tabatabai, c. 11, s. 377

[23] bkz. Tefsir’ul Mizan, Allame Tabatabai, c. 11, s. 375- 377 ve 381

[24] Bihar’ul Envar, c. 4, s. 121

[25] Sünen-i İbn-i Mace, Muhammed b. Yezid Eba Abdillah Kazvini, Dar’ul İhya’it- Turas’il Arabi baskısı, c. 1, s. 35, 10. bab, 90. hadis

[26] Durr’ul Mensur, Abdurrahman b. el-Keman, Celaleddin Siyuti, c. 4, s. 66

[27] Bihar’ul Envar, c. 4, s. 121

[28] a. g. e. s. 116

[29] Yunus suresi, 198. ayet

[30] Ra’d suresi, 11. ayet

[31] En’am suresi, 2. ayet

[32] el-Mizan, c. 7, s. 9- 10

[33] el-Mizan, c. 11, s. 381- 382



Son haberler
 
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved