ŞİA

Konu mezheplerden açılmışken Şia ile ilgili bazı konuların açıklığa kavuşması gerekir. Görüyorum ki arkadaşlar bizi tanımadan yargılıyorlar. Şia hakkında bazı bilgiler vereceğim, umulur ki bir de bizi başkalarıyla karıştırmaz, iftira ve hakaretlerde bulunmazsınız.
 

1. ŞİA'NIN DOĞUŞU

   Şia demek Ehl-i Beyt mektebi demektir. Bu mekteb İsna Aşeriyye/Oniki İmam mezhebi veya Caferi mezhebi olarak da isimlendirilir. Bu mezhebin Caferi olarak daha fazla yaygın olması, bu mezhebin sadece İmam Cafer Sadık'a (a.s) dayandığı zannına yol açmıştır. Oysaki bu mezhebin temelleri sadece İmam Cafer Sadık'a (a.s)  değil, başta Kur'an ve Allah Resulü (s.a.a) olmak üzere, ilk imam Hz. Ali (a.s) ile başlayıp, 12. imam olan İmam Mehdi (a.s) ile son bulan on iki imama dayanır. İmam Cafer Sadık  (a.s) Emevi devletinin yıkılıp, Abbasi devletinin kurulmaya başladığı yıllarda yaşadığı için diğer imamlara nisbeten daha rahat bir ortamda yaşamış, Ehl-i Beyt mektebini yaymaya daha fazla imkan bulmuştur. Bu sebeple Ehl-i Beyt mektebi tarihte Caferi diye anılmaya başlamıştır.

Tarihçilerin Şia'nın Ortaya Çıkışı Hakkındaki Görüşleri


Şia'nın tarihsel olarak ortaya çıkışının ve onun kurucusu hakkında tarihçiler tarafından çeşitli görüşler belirtilmiştir. Burada bu görüşlerin en önemlileri şunlardır:

1. Şia, Hz. Peygamber (s.a.a) Döneminde Ortaya Çıkmıştır.
İmamiyye Şia'sına göre, Şia'nın ilk tohumu Allah (c.c) tarafından Kur'ân-ı Kerim'de serpilmiş ve yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) tarafından, peygamberliği boyunca, geliştirilip büyütülmüştür. Bu görüşe göre Şia Mektebi'nin kurucusu bizzat Allah (c.c) ve Resul'üdür.
2. Şia, "Sakife"de Ortaya Çıkmıştır.
Ehlisünnet tarihçilerinden bazısına göre, Sakife olayında bir grup insan Hz. Ali'nin (a.s) peşinden gidince Şia ortaya çıktı.
3. Şia, Osman Öldürüldüğü Zaman Ortaya Çıkmıştır.
Tarihçilerden bazıları, halkın Osman'ın evine saldırarak onu öldürmeleri üzerine, Peygamber'den (s.a.a) yirmi beş yıl sonra, Şia'nın şekillenmeğe başlayıp ortaya çıktığını savunurlar.
4. Şia, İmam Hüseyin'in (a.s) Şahadetinden Sonra Ortaya Çıkmıştır.
Şia Hüseyin b. Ali'nin (a.s) şahadetinden sonra ortaya çıkmıştır.
5. Şia'yı Farslar Ortaya Çıkarmışlar.
Bazıları Şia düşünce sisteminin, İslâm başkentine nüfuz eden İranlı Farsların fikir ürünü olduğu görüşünü savunurlar.
6. Şia'yı Abdullah b. Saba Kurmuştur

 

Şia'ya Göre Şia'nın Doğuşu

   Şia kelime anlamı olarak "taraftar" veya "izleyici" demektir. Şia'nın başlangıç noktasını Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) hayatta olduğu dönem olarak bilmek gerekir. Şia tarihte ilk kez Hz. Ali'nin (a.s) şiası/taraftarı/izleyicileri  diye tanındı. Peygamberimizin (s.a.a) 23 senelik daveti boyunca  Allah'ın ve Resulü'nun (s.a.a) bazı emir ve tavırları O'nun (s.a.a) döneminde böyle bir topluluğun kendiliğinden doğmasına sebep oldu. Kur'anda bazı ayetlerde Ehl-Beytin faziletlerinden bahsedilmesi (Velayet ayeti -Maide 55-, Tathir ayeti -Ahzab 33-, Mübahele ayeti -Ali İmran 61-, Meveddet ayeti –Şura 23-, Ulu'l-Emr ayeti-Nisa 59-, Tebliğ ayeti –Maide 67- vs. ayetler ki bu ayetler hakkında ileride kısaca bilgi verilecektir. ) 
Allah Resulünun (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s) bir çok hadisinde kendi vasisi ve mü'minlerin velisi olarak tanıtması, O'nu (a.s) ilmin kapısı olarak tanıtması, O'nu (a.s) ancak mü'minin seveceğini ve münafığın O'na (a.s) ancak  buğz edeceğini bildirmesi, Gadir-i Hum'da Veda haccından dönerken 120 bini aşkın mü'mini toplayarak Hz. Ali (a.s) hakkında "Ben kimin mevlası isem Ali'de onun mevlasıdır" (Bu olaya kısaca ile ileride değinilecektir) buyurması vb. gibi bir çok emir, Peygamberimiz (s.a.a) döneminde sahabeler arasında Hz. Ali'ye (a.s) bir ilgi oluşmasına sebep oldu. Bazı tarihçilere göre Peygamberimiz (s.a.a) zamanında, sahabe içinde Hz. Ali'nin dostluğuyla tanınan ve O'na (a.s)  duydukları sevgiyle ön plana çıkan  sahabeler mevcuttu. İlerideki tarihi olaylar göstermiştir ki bu sahabeler hep Hz. Ali'nin (a.s) yanında olmuşlar, Cemel'de, Sıffin'de, Nehrevan'da O'na (a.s) destek olup, hiç O'nun (a.s) yanından ayrılmamışlardır. Bu sahabelerden bazıları şunlardır: Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Bilal-i Habeşi, Mikdad b. Esved, Selman-ı Farisi, Huzefye b. Yeman, Ebu Eyyüb El-Ensari, Cabir b. Abdullah….

   Yine Şia'ya göre "Şia" ismini ilk defa zikreden Peygamberimizin (s.a.a) kendisidir. Beyyine 7. ayet olan "İman edenler ve iyi işler yapanlar, onlar halkın en hayırlılarıdır." ayeti nazil olduğunda Allah Resulü (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) şöyle buyurdu: "Ayette kasdedilenler sen ve senin Şiilerindir."
Hz. Ali (a.s) şöyle naklediyor: "Peygamber (s.a.a) bana şöyle buyurdu, Sen ve Şiilerin cennettedir." (Birincisi maksadımız  tartışma değil, Ehl-i Beyt yani Şia mektebini tanıtmak olduğundan, ikincisi bazı kaynakların zikredilmesi çok uzun yer tutacağından bu ve bundan sonraki hadislerin veya tarihi olayların kaynakları mümkün olduğunca zikredilmeyecektir. )

Birkaç örneğini verdiğim bunun gibi bir çok hadis "Şia" kelimesini ilk kullanan kişinin Allah Resulü (s.a.a) olduğunu gösteriyor. (Yalnız burada bu hadislere dayanarak Şia'nın kendisini cennet ehli olarak, diğer mezheblere mensup insanları cehennem ehli olarak gördüğü anlamı çıkarılmamalıdır. Buralarda kullanılan "Şia"  kelimesi, elbette günümüzde kendisini Şia olarak tanıtan bir mektebe mensup olduğunu söyleyen insanların tamamı için kullanılmamıştır. Elbette Peygamberin (s.a.a) ve Hz. Ali nin (a.s) takipçileri cennete girer. Ancak onların takipçisi olmak demek şu veya bu sıfatı kendisine isim olarak almak değil, itikadî ve amelî anlamda onların takipçisi olmak demektir. Bu hadisleri söylemekten maksadımız "şia" kelimesinin Peygamberimiz (s.a.a) döneminde kullanıldığı ve o dönemde Ali Şiası/taraftarı olarak isimlendirilen bazı sahabelerin bulunduğudur. )

Şia'nın ortaya çıkışıyla ilgili yukarıdaki görüşlerden Abdullah b. Saba'nın Şia'yı kurduğu görüşü daha çok yaygındır. Güya bu adam Yemen Yahudilerindenmiş, müslüman olmuş fakat Yahudi iken Yuşa (a.s) hakkındaki kanaatini Hz. Ali'ye (a.s) uydurarak her peygamberin bir vasisi olduğunu, Hz. Peygamberin de (s.a.a) vasisinin Hz. Ali (a.s) olduğu fikri ortaya çıkarmış, bu görüşü yayabilmek için bir sürü sahabeyi kandırmış, Osman aleyhine isyan başlatmış, Cemel savaşında her iki tarafa da saldırarak savaşın başlamasına sebep olmuş, Şia mezhebi bu adamın gayretleri sonucu ortaya çıkmış…vb.

Bu adamın tarihte  başardığı işler (!!) hayli çoktur. Tüm rivayetlerin kaynağı  incelendiğinde görülecektir ki bu adam hakkında söylenen tüm şeyler Seyf b. Ömer'e (ölüm h. 170) dayanmaktadır. Seyf'in birkaç tarih kitabı mevcuttur ki maalesef bu kitaplarındaki uydurduğu rivayetler tarihçilere kaynaklık teşkil etmiştir. Kitaplarında savaşlarda binlerce, yüz binlerce kişi öldüren, ırmakları denizleri çöl yapan, olayları yıllarına varıncaya kadar değiştiren, adamlar, şehirler uyduran, rivayetlerinde tek ravi kendisi olan veya raviler uyduran, hayvanları konuşturan, vs. vs.

Seyf'in maharetlerinden biri de tarihte hiç yaşamamış olan Abdullah b. Saba'yı uydurmak olmuştur. Abdullah b. Saba'nın tarihte hiç yaşamamış bir şahsiyet olması ve bu kişinin yalancı (ki yalancı oluşu rical kitaplarında mevcuttur) Seyf b. Ömer tarafından uydurulması hakkında Allame Murtaza Askeri "Abdullah b. Saba Masalı" isimli bir kitap yazmış ve Saba'nın tarihte hiç yaşamayan bir kişi olduğunu izah etmiştir. Yine Murtaza Askeri, Seyf b. Ömer'in uydurduğu 150 sahabi hakkında "Uydurulmuş 150 Sahabi" isimli bir kitap yazmıştır. Yine bu konuyla ilgili olarak merhum Abdulbaki Gölpınarlı'nın yazmış olduğu "Tarih Boyunca İslam Mezhebleri ve Şiilik" adlı kitabı incelenebilir.

 

2. ŞİA'DAKİ BÖLÜNMELER VE FIRKALAR

   Şia mezhebinde Hz. Hüseyin (a.s) döneminden sonraya kadar bölünme olmadı. Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra büyük çoğunluk oğlu Ali b. Hüseyin'i yani Zeynel Abidin'i  (a.s) imam bildiler. Küçük bir azınlık ise Hz. Ali'nin (a.s) diğer oğlu Muhammed b. Hanefiyyeyi imam bildiler. Bunlara Kiysaniyye ismiyle tanındılar. İmam Zeynel Abidin'in (a.s) şahadetinden sonra Şiilerin çoğu İmam Muhammed Bakır'ı (a.s) imam bildi. Zeydiyye diye tanınan bir azınlık ise diğer şehit oğlu Zeyd'in imametine inandı. İmam Muhammed Bakır'dan (a.s) sonra Şiiler İmam Cafer Sadık'ı (a.s) imam kabul etti. O hazretin vefatından sonra ekseriyet İmam Musa Kazım'ın (a.s) imametine inandı. Diğer bir grup ise İmam Cafer (a.s) in  diğer oğlu İsmal'i imam bildi. Bu grup ise İsmailiyye diye tanındı. Şia çoğunluğunun karşısında yer alan Zeydiyye ve İsmailiyye dışındaki fırkalar kısa süre yok oldular. Bu iki fırkaya mensup insanlar Yemen, Lübnan, Pakistan gibi çeşitli bölgelerde yaşamaktadırlar.

Gulat Fırkası

   İmam Ali (a.s)  veya evlatlarını haşa ilah sayan kimselere gulat denir. Bazı yazarlar  gulat'ı, şia fırkalarından saymış ve bu grub hakkındaki eleştirilerini  bütün Şiilere yöneltmiştir. Bu grup haşa Allah'ın Hz. Ali (a.s) cisminde hulul ettiğine Hz. Ali'nin (a.s) Allah'ın yeryüzündeki görüntüsü olduğuna inanmışlardır. Bunları Caferiyye (yani şia) ile aynı saymak, bir görmek, bunların inançlarını  Caferiyyeye/şiaya  mâletmek büyük bir zulümdür. Şia ve Şia'nın mübarek İmamları (a.s) bu fırkalardan teberri etmişler/uzaklaşmışlar, onları kafir olarak kabul etmişlerdir. Caferiyye tenasuhun/reenkarnasyonun, hululun ve  Allah'ı cisim bilmenin şiddetle karşısındadır. Hikmet ve kelama ait Caferiyye kitapları binleri aşmaktadır. Her kitapta Allah'ın noksan sıfatlardan münezzeh oluşu delilleriyle yazılıdır. Kendilerini Şia'dan sayan, fakat Caferiyye tarafından mülhid ve kafir oldukları bildirilen fırkalarla Caferiyye aynı fırkaymış gibi değerlendirilmemelidir.

Bölünmelerin Sebepleri

   Şiiler arasındaki ihtilaflar sonraki imamların belirlenmesi konusunda yaşanmıştır. İmamların (a.s) sürekli baskı altında yaşamaları ve herkesle kolayca iletişim imkanları olmaması sebebiyle imamın kendisinden sonra kimi imam olarak tayin ettiği herkese kolayca ulaştırılamıyordu.

 

3. ŞİA'NIN TEMEL İNANÇLARI

   Şia'da dinin usulü beştir. Allah'a iman, nübüvvete iman, meada/ahirete iman, adalete iman, imamete iman. Öncelikle şu belirtilmelidir ki Allah'a, nübüvvete ve meada/ahirete iman İslam inancının temelidir. Bunlara inanmayan kişiler İslam dairesi dışına çıkarlar. Adalete ve imamete iman ise İslam inancının temel konularından olmayıp mezhebin temel inançlarıdır. Dolayısıyla adalete ve imamete şia gibi inanmayan kişilerin  asla küfründen söz edilemez. Bu kişilerin sadece Şia'dan olmadıkları hükmüne varılabilir.

1. Allah'a İman

Allah-u Taâlâ'nın var ve birdir. Hiç bir eşi benzeri bulunmaz. Kadim'dir, zevali yoktur, ona zeval erişemez. Evveldir, ahirdir, bilendir, hükmedendir; adalet sahibi daimi diridir; gücü yetendir, ganidir, duyan-bilendir; yaratıkların vasfedildikleri şeylerle tavsif edilemez. Cismi, süreti yoktur, ağırlığı, hafifliği yoktur; hareketi, sükunu olamaz; zamanı ve mekanı bulunamaz; kendisine işaret edilemez. Eşi, eşiti, benzeri, zıddı, zevcesi, oğlu, ortağı olmadığı gibi ondan başka bu vasıfları haiz biri de yoktur; "Gözler onu idrak edemez ve o, gözleri idrak eder." (En'am: 103) Onu, yaratıklarından birine benzeten ve yüzü, eli, gözü olduğunu söyleyen, yahud dünya göğüne indiğini, bu çeşit inançlara sapan, her türlü noksandan münezzeh olan yaratıcıyı bilmeyen kişidir ki o, kafir menzilesindedir.

Her hususta Allah-u Teala'yı bir bilmek gerekir. Zatı itibariyle varlığına, birliğine, bunun vücübuna inanmamız nasıl gerekse aynı tarzda sıfatlarında tevhid de farzdır. O'nun, ilimde, kudrette naziri bulunmadığı gibi yaratmakta, rızık vermekte de şeriki, naziri yoktur ve bütün kemal sıfatlarında eşi bulunamaz.
İbadette de O'na tevhid, aynı tarzda gerekmektedir; hiç bir vechiyle O'ndan başkasına kullukda bulunmak caiz değildir. Kullukların hiç bir nev'inde, vacib olsun, olmasın, namazlarda ve diğer ibadetlerde, ne suretle olursa olsun, O'ndan başkasını katmak caiz olamaz. İbadette, bir başka varı, varlığı, O'na katan, müşriktir; kullukta O'ndan başkasına yaklaşmayı kasdeden, putlara tapan kişi hükmündedir.



ALLAH'IN SIFATLARI

Zatî Sıfatlar

Zati sıfatlar; Allah'ı, zatının dışında bir şeyi göz önüne almadan nitelendirdiğimiz sıfatlardır.
Başka bir deyişle; Allah'ı onlarla nitelemek için, yalnızca Allah'ın kendi zatını mülâhaza etmenin yeterli olup, Allah'ın zatı dışında hiçbir şeyi, nazara almaya bir gerek olmayan sıfatlara Zati Sıfatlar denir. Hayat, kudret ve ilim bu kabil sıfatlardandır. Eğer varlık aleminde Allah'ın kendisinden başka, hiçbir şey var olmaz ve sadece kendisi var olsaydı bile, O'na hayat, kudret ve ilim sıfatlarını isnat edip, "Allah Hayy'dır, Kadir'dir ve Alim'dir" denilebilirdi.

Fiili Sıfatlar

Fiili Sıfatlar, Allah'ın zatının dışında bir şey göz önüne alınmadan Yüce Allah'ın nitelenemediği sıfatlara denir. Öyleyse, Allah'ı fiili sıfatlarla nitelendirmek için, sadece Yüce Allah'ın zatının göz önünde bulundurmak yeterli olmayıp, Zatı'nın dışında bir şeyin de olması ve onun zatla olan irtibatı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Meselâ, eğer hiçbir şey yaratılmamış olsaydı, Allah "Yaratıcı" sıfatıyla nitelenmezdi. Eğer yaratıklardan hiçbiri Allah tarafından gönderilen bir ilahi vazifeyle mükellef olmasaydı, Allah'a Şeriat Sahibi denmezdi. Kullardan hiçbiri Allah'a karşı günah işlemeseydi, Allah'tan bağışlayan ve cezalandıran diye söz edilmezdi. Zira günahkar olmadığı taktirde bağışlanacak veya cezalandırılacak bir kimse olmadığından Allah Teala için böyle bir konum söz konusu olmazdı. Allah Teala'nın rızk verici, şefkat edici, merhamet edici, koruyucu, terbiye edici, hidayetçi ve saptırıcı olması gibi sıfatları da aynı konumdadır. Kısacası Allah Teala'nın yaratıklarla ilgili olan tüm sıfatları aynı hükme tabidir. Allah Teala'nın fiil makamından alınmakta olup tamamının mercii Allah Teala'nın Kayyum sıfatıdır.

O halde Allah Teala'nın Yaratıcı, Kanun Koyan, Bağışlayan, Cezalandıran, Rızk Veren vs. gibi, Allah Teala'nın fiil makamından çıkarılan sıfatlara Fiili Sıfatlar denmektedir.

Kaza ve Kadere İman

Kader Allahu Tealanın işlerin sonunu bilmesidir. Cenab-ı Allah zaman ve mekana bağlı olmayan, sonsuz ilim sahibidir. Bu özelliği sebebiyle kimin ne yapacağını önceden bilir. Allah'ın bilmesi kulların fiillerini tayin etmesi demek değildir. Kısacası bilmek, tayin etmekten ayrı bir şeydir. Kaza ise o işin vakti gelince olmasıdır. Allah'ın bilgisi o işi kula zorla yaptırmaz, kul da işi Allah'ın kendisine verdiği güçle-kuvvetle o işi yapar. Karşılığında mükafat veya ceza görür.

2. Nübüvvete İman 

Nübüvvet, Allah-u Teala'nın, kullarına doğru yolu göstermek, dünyada, ahirette, mutluluklarını sağlayacak hükümleri bildirmek, onları kötü huylardan, bozguncu gelenek ve göreneklerden arıtmak, onları hikmet ve marifet sahibi kılmak için, lutfuyla seçtiği, insanlığın en olgun ve yüce mertebesine ulaştırdığını kullarına gönderdiği bir makamdır. Peygamberler mutlak manada masumdurlar/ismet sahibidirler, yani günah işlemezler. İsmet, yani masum oluş, küçük-büyük bütün günahlardan, yanılmaktan, unutmaktan münezzeh olmaktır. İsmetin varlığına delil şudur: Peygamber suç işleyebilir, yanılır, yahut unutursa, ondan bu çeşit şeyler sudur ederse, ona inananlar, uyanlar, elbette şüpheye düşerler; düşmemeleri, din ve akıl bakımından mümkün değildir. Bu takdirde halkın ona uyması güçleşir; bu ise nübüvvet vazifesine karşıdır; sözlerinde, işlerinde bir değer kalmaz, mutlak olarak buyruklarına uyulamaz; hareketleri bir örnek olamaz ve peygamberlerin gönderilmelerindeki fayda ve lüzum lüzumsuz  olur.

Bütün peygamberler ve onlara gönderilen kitaplar hak ve gerçektir. Peygamberliklerini inkar, yahut onlarla alay etmek küfürdür, zındıklıktır; çünkü bu, onlardan, onların gerçekliğinden haber veren Peygamberimizi de (s.a.a) inkardır. Peygamberler kuldur, beşerdir. İlk peygamber Hz. Adem (a.s) son peygamber ise Peygamber Efendimiz Abdullah'ın oğlu Muhammed (s.a.a) dir. O'nun (s.a.a) vefatıyla artık vahiy kesilmiştir. O'dan (s.a.a) sonra peygamber gelmeyecektir.

 

3. Meada İman

   Allah-u Taala'nın, ölümlerinden sonra, insanları, va'd ettiği günde, yeni bir yaratışla yaratacak, diriltecek, itaat etmiş olanlara, va'd ettiği sevabı, mükafatı verecek, isyan edenleri, gene bildirdiği gibi cezalandıracaktır. Bu, semavi dinlerin ittifak ettikleri inancın, özetle ifadesidir. Hiç bir müslümanın, Rasul-i Ekrem'e (s.a.a) indirilen Kur'an-ı Kerim'in bu husustaki beyanlarına muhalefet etmesine imkan yoktur. Allahu Taala'ya tam ve gerçek bir inançla  inanan, Hazret-i Muhammed'in (s.a.a) hak dinle ve hidayet üzere gönderildiğine iman eden kişi, Kur'an-ı Kerim'in tekrar diriliş, sevab, cennet ve cehenneme dair verdiği haberlere de inanır. Kur'an-ı Kerim'de bin'e yakın ayet-i  kerime, ahireti, tekrar dirilmeyi, mükafat ve mücazatı bildirmektedir, Bu hususta şüpheye düşen, risalet sahibine, yahud kainatın yaratıcısına, onun kudretine hatta yalnız bunlara değil, bütün dinlere ve şeriatlerin tümüne şüphe ediyor demektir.

   İnsana, İslama inandıktan sonra, nefsine uymaması, bunun aksine, ahıretini ve dünyasını düzene sokacak şeylerle uğraşması, kadrini, derecesini, Allah katında yüceltecek şeyleri düşünüp nefsini ıslah etmesi, ölümden sonra kabir ve hesap çetinliğini müteakıp, her şey'i iyiden iyiye bilen Allahu Taala'nın manevi huzuruna nasıl çıkacağını teemmül etmesi, "Kimseden bir karşılık kabul edilmez, kimsenin kimseye şefaati fayda vermez; onlara yardım da edilmez" (Bakara: 123) ayet-i kerimesiyle anlatılan günden çekinmesi gerektir. 

 

4. Adalete İman

Allah-u Taala'nın kemale ait bütün sıfatlarının birinin de adalettir. Allah-u Taala'nın adildir, zalim değildir. İtaat edenlere sevab verir, isyan edenleri cezalandırır. Kullarına, güçlerinden fazla bir teklifde bulunmaz; onlara, hak ettikleri cezadan fazla da ceza vermez. Çünkü  Allah-u Taala, herhangi bir vesile ile güzeli, iyiyi terk edip kötü işi işlemez; çünkü Allah-u Taala, güzelin, güzel ve iyi oluşu, çirkin ve kötünün çirkin ve kötü oluşunu bilir. Bu bilgisiyle de güzel ve iyi işi yapmaya, kötüyü terk etmeye gücü yeter. İyiyi işlemekle bir ziyana düşmez ki onu terke muhtaç olsun, nitekim kötüyü de işlemeye bir ihtiyacı yoktur. Bütün bunlarla beraber O, hüküm ve hikmet sahibidir; işlediği şey, hikmete uygundur; en mükemmel düzene göredir.

Zulmü ve kötüyü işleseydi, -ki şanı bundan yücedir-, iş, dört şekle dönerdi:
1) O işi, haşa, bilmiyor, kötü olduğunu bilmediğinden yapıyor;
2) Kötü olduğunu biliyor, fakat yapmaya mecbur; terketmeye gücü yetmiyor;
3) Kötü olduğunu bilmekte, onu yapmaya mecbur da değil, ama yapmaya muhtaç;
4) Kötülüğünü biliyor; yapmaya mecbur değil, ihtiyacı da yok; fakat abes olduğundan yapıyor ve bununla, haşa, kendini tatmin ediyor.

Bunların hepsi de, yüce  Allah-u Taala'yı haşa noksanlıkla itham eder. Bu yüzden de O'nun zulümden, kötü ve abes iş işlemekten münezzeh olduğuna inanmamız farzdır. Ama müslümanların bazıları, haşa, Allah-u Taala'nın kötü işi yapmasını, itaat edenleri cezalandırmasını, hatta asileri, kafirleri cennete sokmasını caiz bilmekteler; onlarca kullara, güçlerinin yetmeyeceği işleri de, dilerse, emredeceğine, bunları terk edenleri cezalandıracağına, kendisinden zulüm ve cevir gibi şeylerin sudur edebileceğine, hikmete, maslahata uymayan, faydası bulunmayan işi yapabileceğine, "Yaptığından sorulmaz; onlardır sorumlu olanlar" (Enbiya 23) ayet-i kerımesini delil getirerek inanmaktalar. Oysa ki Allah-u Taala'nın şanı, bütün bunlardan yücedir ve kitabının muhkem ayetlerinde, "Ve Allah, kullarına zulmü irade etmez" (Mü'min 31), "Ve Allah, fesadı sevmez" (Bakara 205), "Ve biz, gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık" (Duhan 38) ve "Biz, cinni ve insanları, ancak kulluk etsinler diye yarattık" (Zariyat 56)  buyurarak zulümden, bozgundan münezzeh bulunduğunu, boş, abes bir şey yapmayacağını beyan buyurmaktadır."Tenzih ederiz seni, bunu boş yere yaratmadın." (Ali İmran 191)

 

5. İmamete İman

Ehl-i Sünnet, imamet konusunu İslam'ın inanç esaslarından saymayıp, onun İslam'ın fer'i hükümlerinden biri olduğunu, imamlarda masumluk, ilahi ilim ve ilahi tayin gibi şartların gerekmediğini, Hz. Resulullah'tan (s.a.a) sonra imamet işinin halkın kendi seçimine bırakıldığını ve imametin toplumun tümünün veya toplumun ileri gelenlerinin seçimi ile veya başka bir yöntemle tahakkuk bulduğunu savunmaktadır.

    Şia'da imamet konusu üç açıdan incelenir: İslam hükümeti, İslami ilimler ve toplumu manevi hayatında irşad edebilmek. Yani Allah Resulünun (s.a.a) vefatından sonra imam olacak kişiler hükümeti adil bir şekilde idare edebilmeli ve toplumu koruyabilmeli, Kur'an'ı, hadisleri kısaca tüm  İslami ilimleri doğru ve hatasız bir şekilde bilerek topluma yön verebilmeli ve toplumu ahlaki bakımdan eğiterek onların manevi hayatına yön verebilmelidir. Şiaya göre İslami toplumunun bu üç kanuna zaruri ihtiyacı olduğu için bu konuları ve işleri üstlenen kişi de Peygamberler gibi Allah indinden tayin olmalıdır.

   Şia'nın imamet inancını açıklayan en güzel sözlerden birisi  8. İmam Ali Rıza (a.s) ın şu sözleridir:
   "Abdulaziz bin Müslim diyor ki: "Hz. İmam Rıza (a.s) ile birlikte Merv şehrinde bulunuyorduk. Oraya girişimizin ilk günlerinde cuma günü camide toplandık, camide imamet konusundan bahsedilip, bu konuda insanların düştüğü derin ihtilaflardan söz edildi. Bu arada, ben efendime (İmam Rıza'ya (a.s)) giderek, insanların bu konuda ne konuştuklarını haber verdim. Bunun üzerine, İmam (a.s) gülümsedi, sonra da şöyle buyurdu: "Ey Abdulaziz bin Müslim, onlar cahil kalmış ve görüşlerinde aldatılmışlardır. Allah Teala Peygamberi (s.a.a)'in ruhunu kabzetmeden önce, onun için dinini kamil kıldı ve her şeyin açıklaması olan Kur'an'ı ona indirdi. Onda helalı, haramı, hududu ve insanların bütün ihtiyaç duydukları şeyleri kamil olarak açıklayarak: "...Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık..." (En'am: 38) buyurdu. O Hazret'in ömrünün sonlarında olan Haccet-ül Veda'da ise: "...Bu gün sizin için dininizi kamil kıldım, nimetimi size tamamladım ve İslam'ın sizin için din olmasına razı oldum..." (Maide: 3) buyurdu. İşte imamet konusu, dinin tamamlanmasındandır.

Hz. Resulullah (s.a.a) da dünyadan göçmeden önce, ümmetine dinin talimatlarını beyan buyurdu. Yollarını onlara açıkladı. Onları hak yolunun ortasında bıraktı. Hz. Ali (a.s)'ı onlara bir örnek ve imam olarak tayin edip, ümmetin muhtaç olduğu hiç bir konuyu açıklamadan gitmedi. Kim, Allah Teala'nın dinini kamil kılmadığını zannederse, Allah'ın kitabını reddetmiş olur, kim de Allah'ın kitabını reddederse, onu inkar etmiş olur.

Acaba onlar, imametin değerini ve onun ümmet içerisindeki mevkiini biliyorlar mı ki, onu seçmek onlara ait olsun?
İmamet makamı, insanların kendi akıllarıyla onu idrak etmelerinden, kendi düşünceleriyle ona ulaşabilmelerinden veya kendi seçenekleriyle bir imam tayin etmelerinden çok daha yüksek değere, büyük şana ve yüce mevkie sahiptir.

Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim'i nübüvvet ve halillik makamına seçtikten sonra, onu; üçüncü bir makam olarak, imamet makamına tayin etti. Bir fazilet olarak onunla şereflendirdi ve onunla anısını yükselterek: "Ben seni insanlara imam kılıyorum" (Bakara 124) buyurdu. Hz. Halil (a.s) ise, bunun sevincinden: "Benim zürriyetimden de" dedi. Allah Tebareke ve Teala ise: "Benim ahdim zalimlere ulaşmaz" cevabını verdi. Böylece bu ayet-i kerime, kıyamet gününe kadar, bütün zalimlerin imametini batıl kılıp, bu makamı seçkin insanlara bıraktı.

Sonra Allah Teala, Hz. İbrahim'i yüceleyerek, seçkinlik ve taharet ehli kimseleri onun neslinde karar verdi ve şöyle buyurdu: "Ve biz ona İshak'ı ve Yakub'u bir hediye olarak bahşiş ettik ve hepsini salih insanlardan karar kıldık. Ve biz onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık. Onlara hayır işler yapmalarını, doğrudan namaz kılmalarını ve zekat vermelerini vahyettik ve onlar bize ibadet edenlerdi." (Enbiya 72)
Böylece bu makam, onun zürriyetinde devam ede geldi. Asırdan asra, onu birbirlerinden miras alıp gidiyorlardı. Ta ki, Allah Celle ve A'la bu makamı, Hz. Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e miras olarak ulaştırarak: "İbrahim (a.s)'a en evla olanlar; ona uyanlar, bu Nebi ve iman getiren kimselerdir. Allah mü'minlerin velisidir" (Ali İmran: 68) buyurdu.

O halde, imamet makamı o Hazret'e özgü idi. O Hazret de Allah Teala'nın emriyle, Allah Teala'nın ona çizip farz kıldığı şekilde, onu Hz. İmam Ali (a.s)'a bıraktı ve sonra da, Allah Teala'nın: "Ve kendilerine ilim ve iman verilen kimseler, onlara derler ki: "Allah'ın kitabında kıyamet gününe kadar bırakıldınız..." (Rum: 56) kavli gereğince, o Hazret'in kendilerine ilim ve iman verdiği seçilmiş zürriyetine ait oldu. Dolayısıyla, kıyamet gününe kadar o, yalnızca Hz. Ali (a.s)'ın evlatlarında olacaktır. Çünkü Hz. Muhammed'den sonra artık bir peygamber yoktur. Öyleyse, bu cahiller onu nasıl seçebilirler?!

İmamet peygamberlerin makamı, vasilerin mirasıdır. İmamet Allah'ın ve Resulü'nun   (a.s) hilafetidir. Hz. Ali'nin (a.s) makamı, Hasan ve Hüseyin'in (a.s) hilafetidir. İmam dinin ipi, Müslümanların nizamı, dünyanın salahı ve mü'minlerin izzetidir. İmam İslam'ın gelişen kökü, yücelen dalıdır. İmamla namaz, zekat, oruç, hac ve cihad kamil olur, ganimet ve sadakalr çoğalır, had ve ahkam uygulanır, hudut ve sınırlar korunur.

   İmam, Allah'ın helalini helal, haramını da haram kılar, şer'i cezaları uygular, Allah'ın dinini savunur, (halkı) hikmet, güzel öğüt ve açık delillerle Allah'ın yoluna davet eder. İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta doğup, ışınlarını aleme saçan güneşe benzer.

İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, açık nur, karanlıklar ortasında hidayet yıldızı, şehirlerin ve çöllerin yol gösteren kılavuzu ve helak olmaktan kurtaran bir kurtarıcıdır. İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur. İmam, yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, ışık saçan güneş, kapsayıcı gölgesi olan gök, döşenmiş yer, bol-bol suyu olan pınar, selin bıraktığı göl ve yerin yeşerttiği yeşilliktir. İmam, yumuşak huylu arkadaş, şefkatli baba, ikiz kardeş, küçük yavrusuna iyilik yapan anne ve kara günlerde kulların sığınağıdır. İmam, Allah'ın, yeryüzündeki ve mahlukatı arasındaki emini, kullarına hücceti ve şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah'a çağıran ve O'nun belirlediği sınırları savunandır. İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanlar'ın izzeti, münafıkların öfkesi ve kafirlerin yok edicisidir. İmam, zamanın yeganesidir. Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz, hiçbir alim onun dengi olamaz. Onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah'ın fazlı ile, talep ve kesbe dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır. Durum böyle iken; kim, İmam'ı tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?

Heyhat, heyhat! İmam'ın makamlarından veya faziletlerinden birini tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler aciz olmuş, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir.
Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olur? Kim, onun yerine geçebilir veya ona olan ihtiyacı giderebilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak isteyenlerin elinden ve niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.

Bunlar, bu makamın Resulullah sallAllahu aleyhi ve alih'in Ehl-i Beyti'nden başkasında bulunacağını mı zannediyorlar? Andolsun, Allah'a, nefisleri onları aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendilerince bir imam seçmek istemişler, oysa imam seçmek nerede onların işi olabilir? İmam, cehaletten uzak alim, hile yapmayan yönetici ve nübüvvet madeni olmalıdır. Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir kimse onunla boy ölçüşememelidir. Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve Peygamber ailesinden olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden gelmelidir. Coşkun ilme ve kamil hilme sahip, işleri yürütebilen, siyaset bilen, riyasete layık, itaati farz olan, Allah'ın emrini ayakta tutan ve Allah'ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır. Allah, peygamberleri ve onların vasilerini (Allah'ın selatı onlara olsun) muvaffak eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden onlara verir. İlimleri, zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur. Allah Teala buyurmuştur ki:

"Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?"
(Yunus 35)

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır." (Bakara: 269)

Talut'un kıssasında da şöyle buyurmuştur: "... Şüphe yok ki, Allah onu, sizin içinizden seçkin kıldı ve onu bilgi ve vücutça sizden üstün yaptı. Allah, mülkünü dilediğine verir." (Bakara: 247)

Davut (a.s)'ın kıssasında da şöyle buyurmuştur: "Davut Calut'u öldürdü. Allah da ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona dilediğinden öğretti." (Bakara: 251)

Resulü'ne de şöyle buyurmuştur: "Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi. Sana bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah'ın senin üzerindeki fazlı (lütuf ve ihsanı) pek büyüktür." (Nisa: 113)

Hz. Peygamber (s.a.a)'in Ehl-i Beyt'i, itreti ve soyundan olan İmamlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Yoksa onlar, Allah'ın kendi fazlından insanlara (Peygamber Ehl-i Beyt'ine) verdikleri şeyler için onlara haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim'in soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi ona inandı, kimi de ona sırt çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara yeter." (Nisa: 53-54)

Allah Azze ve Celle bir kulu, kullarının işini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine yerleştirir, ona ilim ilham eder. Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, onda doğrudan şaşmaz. O, masumdur; daima ilahi tevfik, sebat ve teyitten yararlanarak, hata, sürçme ve çirkinlikten emin olur. Allah bu özellikleri, kullarına üstün hücceti ve yaratıklarına şahidi olsun diye, ona tahsis kılar. Bu Allah'ın bir fazlıdır, dilediğine verir, Allah gerçekten büyük fazıl sahibidir.
Acaba onların böyle birini tanımaya güçleri yeter mi ki, onu seçsinler? Veya onların seçtikleri kimseler, bu özellikleri taşıyabilir mi ki, onu öne geçirsinler?

Andolsun Allah'ın Beyti'ne ki, onlar haktan çıkmışlar ve bilmiyorlarmışçasına Allah'ın Kitabı'nı sırtlarına atmışlardır. Oysa, hidayet ve şifa Allah'ın Kitabı'ndadır. Onlar O'nu bırakıp, kendi heva ve heveslerine uymuşlardır. Allah da onları kınamış ve onları gazap ve helaketin beklediğini belirterek şöyle buyurmuştur: "Allah'tan bir hidayet olmaksızın, kendi heva ve heveslerine uyanlardan daha sapık kim olabilir? Allah zalim bir kavmi hidayet etmez." (Kasas: 50)

Yine şöyle buyurmuştur: "..Yazıklar olsun onlara, Allah onların amellerini saptırmıştır." (Muhammed:8)

Yine buyurmuştur: "Bu Allah katında ve iman edenlerin nezdinde en büyük suçtur. İşte Allah her kibirli ve tuğyankar kalbi böylece mühürler." (Mü'min: 35)

Allah'ın selatı ve çoklu selamı Muhammed'e ve onun Ehl-i Beyt'ine olsun.

Uyumlu bir şekilde yaşayan bir toplumun, devletin, şehrin hatta birkaç kişiden oluşan bir ailenin başkanı olmadan sosyal hayat devam edemez ve bu başkan şahıslara hakim olur ve onları kendi görevlerine sevkeder. Yoksa toplum kısa sürede bölünüp yok olur. Buna göre toplumun bekasını düşünen her başkan, geçici veya devamlı olarak toplumdan ayrılmak isterse kendi yerini boş bırakıp toplumun bölünmesine göz yummaz. Emri altında birkaç kişi çalıştıran bir kimse yerinden birkaç saatliğine bile ayrılsa yerine birini tayin eder, diğerlerinin ona müracaat etmesini ister.

İslam fıtrat üzere kurulu bir dindir. Allah Resulü'nun (s.a.a) bu dinin birliği için verdiği önem inkar edilemez. Peygamber Efendimiz (s.a.a) İslamın hakim olduğu yerlerde birliğe önem verdi. İslam'a dahil  olan şehirlere valiler tayin etti. Hatta cihada giden ordulara birkaç tane komutan tayin etti. Kendiside Medine'den birkaç saatliğine bile ayrılacağı vakit yerine birini bırakmadan ayrıldığı vakii değildir. Aşağıda Peygamber Efendimiz'in (s.a.a) Medine'den ayrılacağı  zaman yerine tayin ettiği kişilerin listesi vardır:

Resulüllah'ın (s.a.a) Medine'de Kendi Yerine Geçirdiği Şahıslar


Hicretin 2. Yılı
1. Resulüllah (s.a.a), Kureyş kervanına saldırmak   için Veddan ve Ebva'ya kadar ilerledi. 15 gün boyunca Medine'ye kendi yerine Sa'd b. Ubedeyi bıraktı.
2. Bevat Gazvesinede Sa'd b. Muaz'ı yerine bıraktı.
3. Zeyd b. Haris'i Medine'de yerine bırakarak Medine etrafına baskın yaparak mallarını çalan Kurz b. Cabir Fahri'yi takip etti.
4. Zul-Aşire Gazvesinde Ebu Seleme el-Mahzumi'yi yerine bıraktı.
5. Bedr-i Kübra Gazvesinde İbn Ümmi Mektumu yerine 19 gün süreyle bıraktı.
6. Beni Kaynuka Gazvesinde Ebu Lubabe Ensari'yi Medine'de yerine bıraktı.
7. Sevik Gazvesinde Ebu Lababe'yi  Medine'de kendi yerine bıraktı.
   
Hicretin 3. Yılı
8. Kerkeret-ul Kudr  Gazvesinde İbn Ummü Mektumu yerine bıraktı.
9. İbn Ummü Mektumu 10 gün yerine bırakarak Selim Oğullarını takip etmekiçin Feran Gazvesinde Medine'den çıktı.
10. Zi Emer Gazvesinde Osman b. Affan'ı yerine 10 gün süreyle bıraktı.
11. Uhud Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u bir gün süreyle kendi yerine bıraktı.
12. Hemra-ul Esed Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u yerine 3 gün bıraktı.

Hicretin 4. Yılı
13. Beni Nadir Gazvesinde 15 gün boyunca  İbn Ummü Mektum'u yerine bıraktı.
14. Üçüncü Bedir Gazvesine 16 gün yerine Abdullah b. Revaha'yı bıraktı.

Hicretin 5. Yılı
15. Zatur-Rika  Gazvesinde 15 gün Osman b. Affan'ı Medine'de yerine bıraktı.
16. Dumetul- Cendel Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u birkaç gün yerine bıraktı.
17. Beni Mustalik Gazvesinde Zeyd b. Harise'yi yerine bıraktı.
18. Hendek Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u yerine bıraktı.
19. Beni Kurayza Gazvesinde 15 gün boyunca Ebu Rahm Gıfari'yi  yerine bıraktı.

Hicretin 6. Yılı
20. Beni Leyhan Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u 14 gün boyunca kendi yerine bıraktı.
21. İbn Ummü Mektum'u 5 gün yerine bırakarak Zi Garad Gazvesine gitti.
22. Hudeybiye Gazvesinde İbn Ummü Mektum'u yerine bıraktı.

Hicretin 7. Yılı
23. Hayber Gazvesinde Siba b. Urtufe'yi Medine'de yerine bıraktı.
24. Umret-ul Gaza için Medine'yi terk ederken yine Sibq b. Urtufe'yi yerine bıraktı.

Hicretin 8. Yılı
25. Mekke'nin fethinde Ebu Rahm Gıfari'yi yerine bıraktı.
26. Huneyn Savaşında yerine Ebu Rahm Gıfari'yi bıraktı.
27. Tebuk Savaşında Hz. Ali ‘yi (a.s) yerine bıraktı.

İşte Şia diyor ki bu delillere göre Peygamber Efendimizin (s.a.a) yerine halife tayin etmeyip Müslümanları başı boş terk ederek vefat etmesi düşünülemez. Hiçbir şehri valisiz bırakmayan, hiçbir orduyu komutansız bırakmayan, Medine'den birkaç saatliğine bile ayrılsa   geride kalanları asla valisiz bırakmayan, vefatından sonra ortaya çıkacak fitne ve belaları birçok hadisinde açıklayan  Peygamberimiz'in (s.a.a), kendisinden hemen sonra meydana gelecek çok büyük olaylardan gaflet etmesi veya onlara özen göstermemesi düşünülebilir mi? En ufak ve doğal yemek içmek gibi konulara müdahale edip  yüzlerce emir veriyor da bu kadar değerli ve önemli, ümmetin parçalanmasına, dağılmasına yol açabilecek  bir konuda susup yerine halife tayin etmiyor mu?

Eğer Peygamber Efendimiz (s.a.a) halife seçimini ümmete bıraksaydı, bu konuda yeterli derecede dusturlar vermesi gerekmez miydi? Halbuki böyle bir emirden ve nebevi açıklamadan hiçbir haber yoktur. Eğer var ise Hz. Ebubekir vasiyetle Hz. Ömer'i yerine bıraktı. Hz. Ali'de (a.s) yerine oğlu Hz. Hasan'ı (a.s) bıraktı.  Muaviye, İmam Hasan'ı (a.s)  barıla mecbur edip hilafeti ele geçirdi. Sonraki halifeler döneminde İslamın özen gösterdiği hükümler önemsenmedi.

İşte Şia Kur'an'ın bazı hükümlerini ve Rasul-u Ekrem'in (s.a.a) açık ve sarih hükümlerini düşünerek şu sonuca varıyor ki; Allah ve Resulü (s.a.a), imamet konusunda ümmetin nasıl hareket edeceğini, kimlere uyması gerektiğini ve uyulacak kişilerin özellilerini açıklamışlardır. Şimdi bu konudaki kısaca Kur'anî ve nebevi emirlere kısaca değinelim:

 

1- Velayet Ayeti (Maide 55)

   Ali'nin (a.s) velâyet ve rehberliğine delalet eden ayetlerden birisi "Velâyet" ayetidir, ayette yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sizin veliniz, ancak Allah, O'nun Resulü ve namaz kılan ve rüku hâlinde iken zekât veren müminlerdir." (Maide 55) Ayetin sonu meallerde genellikle "rukü eden ve zekat veren mü'minlerdir" şeklinde yazılır. Halbuki "ve hum rakiun" kelimesi hal bildirir. Yani zekat verirken ki durumdan bahseder. Doğru meal şöyledir. "rukü halinde zekat verirler." İslam hükümleri arasında rukü halinde zekat vermek gibi bir ibadet yoktur ki bu ayet ümmetin geneline şamil olsun . Bunun özel bir şahıs ve özel bir durum için nazil olması gerekir. Bu ayet Şia ve Sünni rivayetlerine göre Ali (a.s) hakkında nazil olmuştur. Ayetin iniş hikayesi, tarih, tefsir ve rivayet kitaplarında nakledildiğine göre şöyledir: Bir gün fakir birisi, mescitte halktan yardım isteğinde bulundu. Ali (a.s) namazda rüku halindeyken yüzüğünü ona sadaka olarak verdi. O sırada bu ayet Cebrail (a.s) vasıtasıyla Hz. Peygamber'e (s.a.a) evindeyken vahyoldu. Allah Resulü (s.a.a) mescide doğru yol alırken ayeti kendi kendine tilavet ediyordu. Ashapdan bir kısım da onu işittiler; mescide ulaştıklarında Hazret sordu: Acaba birisi rüku halindeyken sadaka mı vermiş? Fakir adam yüzüğü Allah Resulü'ne (s.a.a) göstererek şöyle dedi: Bu sadakayı, namaz kılan şu şahıs namazda rüku halindeyken bana bağışladı; bende yüzüğü onun parmağından çıkardım. Aniden ashabın tekbir sesleri yükselmeğe başladı ve Allah Resulü (s.a.a), böyle bir şahsın kendisinden sonra müminlerin veli ve koruyucusu olarak tayin edildiği için hamd ve şükür ettiler.

Bu ayetin bu anlamda kullanılamayacağı, ayette mü'minlerin genelinin kasdedildiği, "veli" kelimesinin "velayet/yöneticilik/imamet" anlamında değil sadece "dost" anlamında kullanılmış olabileceği, "mü'minler" kelimesinin çoğul olduğu ve tek bir şahıs hakkında kullanımının doğru olmayacağı, gibi bir çok itirazlar ileri sürülebilir. Bunların tek tek cevaplanması; birincisi, bu yazıyı yazmamızın amacına uygun değildir. Çünkü amacımız Şia'yı tartışmak, şia hakkında başkalarını ikna etmek değil Şia'yı tanıtmaktır. İkincisi: bu ayete ve ileride sunacağım ayetlere yapılabilecek her bir itirazın burada cevaplanması sayfalar dolusu yazıyı gerektirir.

 

2- Tathir Ayeti (Ahzab 33)

Yüce Allah şöyle buyuruyor:
"Allah, sadece siz Ehlibeyt'ten her türlü pisliği uzak tutmayı ve sizi tertemiz kılmayı ister."
(Ahzab: 33)
Hadis tarihini inceleyenler bu ayetin belli insanlarla ilgili olduğunda şüphe etmez. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.a), Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'dir. Hepsine Allah'ın selâmı olsun.
Ahmed, Müsned'inde Ümmü Seleme'den şöyle rivayet ediyor:

"Allah Resulü (s.a.a) Fatıma'ya (s. a) şöyle buyurdu: "Eşini ve iki evladını bana getir." Fatıma (s. a) onlarla birlikte Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna geldi. Allah Resulü (s.a.a) bir kisayı (örtü) onların üstüne attı. Sonra mübarek ellerini onların üzerine bıraktı ve şöyle dedi: Ey Allah'ım! Bunlar Al-i Muhammed'dirler. Öyleyse selam ve bereketini Muhammed ve Al-i Muhammed üzerine kıl; çünkü sen Hamid ve Mecid'sin. Ümmü Seleme şöyle devam ediyor: "Ben örtüyü kaldırarak onlara katılmak istedim. Allah Resulü örtüyü çekerek şöyle buyurdu: "Sen hayır üzeresin."

    Tathir ayetinden Hz. Peygamber, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin (selamullahi alehim) kasdedilmiştir. Ayetin başında "innema" hasr edatının kullanılmasıyla Allah'ın kötülükten, günahtan uzaklaştırma iradesini bu insanlarla sınırlamıştır.
Merhum Allame Tabatabai değerli el-Mizan tefsirinde şöyle der:
"Rics"den maksat, nefsani bir algılayış ve kalbin batıl inanışlarla veya kötü amellerle ilgili olmasından kaynaklanan duygusal bir etkilenimdir. Pisliğin giderilmesi ise (ki er-rics kelimesinin başındaki "elif-lam" takısı cins ifade eder) hak inançtan ve salih amelden sapma sonucu nefiste oluşan her türlü pislik biçimini, görüntüsünü gidermek demektir. Dolayısıyla ilâhi masumiyetle örtüşen bir durumdur. Masumiyet ise, insanı batıl inanışlardan ve kötü amelden koruyan, nefsani, manevi, ilmi bir şekil, bir mekanizmadır." (El-Mizan, c.16)

"Tathir" sözcük, Kur'ân-ı Kerim'de itikadi ve nefsani melekeler, amel ve davranış temizliği bağlamında kullanılmıştır. Ayrıca kalpte belirginleşen temizlik, Allah dışındaki her şeyden ve nefsani bağlılıklardan arınmakla gerçekleşir ki, bu da masumluktan başka bir şey değildir.

Bu ayet mucibince şia Ehl-i Beyt'in (a.s) masumluğuna/ismetine inanır. Buradan Şia'nın Ehl-i Beytin  peygamberliğine inandığı gibi bir sonuç çıkarılmamalıdır. Şiaya göre paygamber olmayan bazı insanlarda masum olabilir. Mesela Kur'an'ın bildirdiğine göre Hz. Meryem (s.a) de peygamber olmadığı halde masum, günahsız bir insandı. "Bir vakit melekler dediler ki: Ey Meryem, Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni kadınlar aleminin üzerine seçti" (Âl-i İmran: 42)

Bu ayete göre (Ahzap: 33) imam, peygamber olmadığı halde peygamberin misyonuna sahip olduğu için masumiyet sıfatına sahiptir ve bu özelliklik Ehl-i Beyt'e hastır. Yine bu görüşe şu itirazlarda bulunulabilir. Ayette Peygamber Efendimizin (s.a.a) hanımları kasdedilmektedir, Allah her insanın temizliğini, günahlardan arınmasını istediği gibi Ehl-i Beytin de günahsızlığını ister. Bu bakımdan Ehl-i Beytin diğer insanlardan farkı yoktur. "rics"ten maksat günahsızlık değildir …. gibi itirazlarda bulunulabilir. Yine çok uzun olacağı için bu itirazlara burada cevap yazmak mümkün değildir. Şia'nın  bu itirazlara verdiği cevapları, sizlerin araştırmasına bırakıyorum.

 

3- Tebliğ Ayeti (Maide 67) ve Gadir-i Hum Olayı

   Yüce Allah Maide Suresinin 67. ayetinde şöyle buyurur: "Ey Peygamber Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphe yok ki Allah kafirler topluluğuna hidayet etmez."
Bazıları, bu ayet sanki risaletin ilk günlerinde nazil olmuş gibi düşünerek, Allah'ın Rasulden (s.a.a) tebliğ etmesini istediği hususun İslamın geneli olduğunu kanaatine varmışlardır. Oysaki ayet Peygamber Efendimizin (s.a.a) ömürlerinin son günlerinde nazil olmuştur. İslamın tüm hükümlerini insanlara tebliğ ettikten, bu uğurda onlarca savaşlar yaptıktan sonra ömrünün son günlerinde böyle sert bir üslupla bir ayetin gelmesi manidardır. Dolayısıyla ayet İslamın genel hükümlerine yönelik olamaz. İslam hadis ve tarih kaynakların belirttiğine göre bu ayet Peygamber Efendimiz (s.a.a) veda haccından dönerken nazil olmuştur. Bu ayet nazil olduğunda Peygamber Efendimizin (s.a.a) hac kafilesini Gadr-i Hum mevkinde durdurmuş ve 120 veya 150 bini aşkın sahabinin cayır cayır yanan çöl kumlarını üzerinde burada toplanması beklemiştir.
Hava aşırı sıcaktı. Halk hırkasının bir kısmını başına, diğer kısmını ise altlarına attılar. Hz. Peygamber'in (s.a.a) dinlenmesi için de bir çadır hazırladılar. Öğle ezanı okundu. Peygamber (s.a.a) refakatindekilerle birlikte ağacın gölgesi altında öğle namazını eda ettiler. Namazdan sonra develerin cihazlarıyla yüksek bir yer yaptılar. Hz. Peygamber (s.a.a) yüksek bir sesle, herkesin dikkatini üzerine çekti ve şu şekilde konuşmaya başladı:

"Hamd, Allah'a (c.c) mahsustur. Sadece O'ndan yardım diliyoruz. İmanımız ve tevekkülümüz O'nadır. Kötü
ve yanlış amellerimizden O'na sığınırız. Yolunu kaybedenlere O'ndan başka sığınak yoktur. O'nun yol gösterdiği, hiçbir zaman yolunu kaybetmeyecektir. O'ndan (c.c) başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna tanıklık ederim. Allah'a (c.c) övgü ve O'nun birliğine şahadetten sonra şöyle derim:

"Ey halk! Rahman ve bilen Allah (c.c), bana ömrümün sonlarına yaklaştığımı haber vermiştir. Bir an önce Allah'ın davetini yerine getirip ebedi yere gideceğim. Ben ve siz üzerimize olan miktarda sorumluyuz. Şimdi sizin düşünceve görüşünüz nedir?"


Halk şöyle dedi: "Biz tanıklık ederiz ki sen Allah'ın(c.c) mesajını ulaştırdın; bize nasihattan ve vazife yolunda telaştan kaçınmadın; Allah (c.c) sani en iyi şekilde mükâfatlandırsın."

Sonra şöyle buyurdu: "Acaba siz Allah'ın (c.c) birliğine ve Muhammed'in (s.a.a) O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet etmiyor musunuz? Acaba cennetin, cehennemin, ölümün, kıyametin şüphe götürmez olduğuna ve Allah'ın (c.c) ölüleri dirilteceğine ve bunların hepsinin doğru olduğuna ve bunlara inandığınıza tanıklık etmiyor musunuz?"

Hep birlikte "Evet bu gerçeklere tanıklık ediyoruz" dediler.
 
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle devam etti: "Ey Allah'ım! Tanık ol."
Sonra vurgulu bir şekilde şöyle buyurdu: "Şüphesiz öteki diyara intikal etmek ve havuzun kenarına ulaşma hususunda sizden öne geçeceğim. Siz havuzun kenarında benim huzuruma geleceksiniz. Havzumun genişliği Sa'na ile Basra arası kadardır. Onda yıldızlar kadar gümüşten kadeh ve bardak vardır. Düşünün ve dikkatli olun ki rihletimden sonra sizin aranızda iki değerli şey bırakacağım, bakalım onlarla nasıl muamele edeceksiniz?"

Bu sırada halk dedi ki: "Ey Allah Resulü (s.a.a), o iki değerli şey nedir?"

Şöyle buyurdu: "İki emanetten büyük olanı, Allah'ın (c.c) kitabıdır ki bir tarafı Allah'ın (c.c) elinde, diğer tarafı ise sizin elinizdedir. Öyleyse onu sıkı tutun ve elden bırakmayın, böylece yolunuzu kaybetmeyin. Küçük olanı itretimdir/Ehl-i Beytimdir. Gerçekten bilen ve rahmetli Allah (c.c), bu ikisinin havuz başında benim huzuruma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacağını bana haber verdi. Ben, bunu Allah'ımdan (c.c) diledim. Öyleyse bu ikisinden öne geçmeyin ve o ikisini izlemede geri kalmayın ve ihmalkarlık etmeyin ki helak olursunuz."

Sonra Ali'nin (a.s) elini tuttu ve kaldırdı; o kadar ki koltuğunun altının beyazlığı gözüktü. Halk onu gördü ve tanıdı. Resulullah, sözlerine şöyle devam etti: "Ey halk, ben her mümin için, kendi nefsinden evla değil miyim?"

Halk "Allah ve Resulü daha iyi bilir." karşılığını verdi.

Resulullah buyurdu ki: "Şüphesiz Allah (c.c) benim mevlamdır ve ben müminlerin mevlasıyım ve onlara kendi nefislerinden evla ve daha öncelikliyim. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali onun mevlasıdır."

Ahmed b. Hanbel'in dediğine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) bunu dört defa tekrarladı. Sonra elini dua için açtı ve şöyle buyurdu: "Ey Allah'ım, onu seveni sev ve ona düşmanlık edene düşman ol. Dostlarına yardım et ve alçak düşürmeye çalışanı alçalt. Onu, hakkın mizanı, mihveri ve ölçüsü karar kıl."

Sonra Peygamber (s.a.a) şunları ekledi: "Hazır olanlar, hazır olamayanlara bunu iletsin."

Topluluk dağılmadan önce vahiy emini bu ayeti Hz. Peygamber'e (s.a.a) nazil etti:
"Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak İslâm'a razı oldum."
(Maide: 3)

Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.a) Allah-u Ekber nidasıyla, dinin ikmaline ve nimetin itmamına ve Allah'ın (c.c) O'na verdiği risalet ve Ali'ye (a.s) verdiği velâyete olan rızasından ötürü şükretti. Hazır topluluk, bu arada Şeyheyn (Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir) Emirü'l-Müminin'e şöyle tebrik dediler: "Kutlu olsun! Kutlu olsun! Sen ey Ebu Talib'in oğlu benim ve her erkek ve mümin kadının mevlası oldun."

İbn Abbas dedi ki: "Allah'a (c.c) andolsun ki, Ali'nin (a.s) velâyeti herkese farz oldu."

Hassan b. Sabit dedi ki; Ey Allah Resulü, Ali için birkaç şiir okumama izin ver. Peygamber buyurdu: Oku, Allah'ın bereket ve uğuruyla. Hassan ayağa kalkarak şöyle dedi: "Ey Kureyş'in büyükleri, İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) huzurunda kesinleşen velâyet hakkındaki şiirlerimi beyan ediyorum." dedi ve şiirlerini okumaya başladı:

"Gadir Günü Peygamberleri haykırıyordu onlara
Hum mıntıkasında ve nebi ne değerli haykırıcı idi!...
Peygamber kalk ya Ali buyurdu, benden sonra imam olarak
Doğru yolu göstermek üzere seni seçtim
Senden razı oldum, kimin mevlası isem,
Bu onun mevlasıdır…"


Hassan'ın bu şiirini Suyuti de dahil olmak üzere 11 Ehli Sünnet alimi ve 26 Şia alimi rivayet etmiştir.
Bütün İslâm ümmetinin görüş birliğiyle kabul ettiği Gadir olayını kısaca anlattık. Söylenmesi gereken nokta şu ki; dünyanın hiç bir yerinde bu isim ve özellikte başka bir olayın gerçekleştiği söylenmemiştir.

   Bu olayı İbni Mace, Tirmizi, Nesei, Ahmet b. Hanbel, M 9. yüzyıldan, M. 19. yüzyıla kadar gelen otuzu aşkın muhaddsi Salebi, Vahidi, Kurtubi, Kaadi, Beyzavi, Fahreddin Razi gibi ondört mufessir, Taberi, İbni Kuteybe, İbni Kesri, Suyuti gibi yirmi dört tarihçi, Teftazani, Ali KUşçi gibi yirmi yedi kelamcı kitaplarına almışlar, ashaptan yüz on tabiinden seksen dört kişi rivayet etmiştir. Bütün bu andığımız kişiler Ehl-i Sünnet alimleridir.

   Burada yapılan en önemli itiraz "Ben kimin mevlası isem Ali'de onu mevlasıdır" cümlesindeki "mevla" kelimesinin "velayet/imamet" anlamında kullanılamayacağı, "mevla"  kelimesinin "dost/yardımcı" anlamında kullanılmış olabileceğidir.

   120 bini aşkın insanı çölün sıcak kumlarında bekletip "Ali sizin dostunuzdur" gibi bir sözün söylenmesi ne kadar ciddi olabilir. Bundan daha önemlisi "Ben size nefislerinizden daha evla değil miyim?" diye sorarak, insanları Ahzap Suresinin 6. ayeti olan "Şüphesiz ki peygamber mü'minlere nefislerinden daha evladır" ayetine vurgu yapmıştır. (Bu ayet hakkında Ehl-i Sünnet tefsirlere bakınız) Adeta bu ayetteki evla kelimesinden ne anlıyorsanız "Ali sizin mevlanızdır" cümlesindeki mevladan da onu anlayın demek istemiştir. "Allah benim mevlamdır. Ben de sizin mevlanızım" diyerek "Ali de sizin mevlanızdır." cümlesindeki "mevla" kelimesine hazırlık yapmıştır. Yani Allah'ın benim  mevlam olmasından neyi anlıyorsanız, benim de sizin mevlanız olmamdan neyi anlıyorsanız, aynı anlamda Ali de sizin mevlanızdır, buyurmuştur. Yine Hassan b. Sabitin okuduğu yukarıdaki şiiri de  bu olayın nasıl yorumlanması gerektiği hakkında ipucu vermektedir.

   Kısaca Gadir-i Hum olayı ile Peygamber Efendimiz (s.a.a), kendisinden sonra imam olacak  şahsı tüm insanlara açık bir şekilde tebliğ etmiş, bu olayın orada olmayanlara da aktarılmasını emretmiştir.

 

4- Ulu-l Emr Ayeti (Nisa 59)

   "Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasul'e ve sizden olan ulu-l emre itaat edin"
(Nisa 59)
   Bu ayette Allah (c.c), kendisine itaatla, Rasul'e ve ulul emre itaati birbirinden ayırmış ve Rasul'e itaatla ulul emre itaati birleştirmiştir. Rasul ve ulul emre itaati aynı saymış, ulul eme itaatte bir sınır koymamış, onlara mutlak itaati farz kılmıştır. Eğer ulul emre itaatte bir kayıt olsaydı, onu Allah bize bildirirdi. Allah, ululemre itaatten daha az önemli olan ana-babaya itaati hemen kayıt altına almıştır: "eğer onlar bana ortak koşmam için uğraşırlarsa onlara itaat etme" (Lokman: 15) Allah ana-babaya itaati farz kılmış, ama itaatinde şartlarını bildirmiştir. Çünkü ana-baba her zaman doğruyu emretmeyebilir. Ulul emr de eğer yanlışı,  günahı emretseydi Allah onlara itaatin sınırlarını söylerdi.  Bazıları "minkum/sizden" edatının ulul emre itaati sınırlandırdığı kayıt altına aldığını düşünmüşlerdir. Oysa ki "minkum/sizden" kelimesi itaati değil ulul emri kayıt altına alır. Tıpkı "O Allah ki ümmiler içinde kendilerinden bir rasul gönderdi…" (Cuma: 2) ayetindeki "minhum/onlardan" kelimesinin Rasule itaati kayıt altına almayıp, Resulün bizden biri, bir beşer olduğunu söylediği gibi. Ulul emre itaatin mutlak oluşu onların günahtan ve hatadan beri olduğunu gösterir. Çünkü eğer ulul emr hata yapabilecek günahkar kimseler olsaydı, Allah onlara kesin/mutlak itaati emretmezdi.

   Peki günahsız olan birden fazla kişiler olan, onlara itaat, peygambere itaat gibi olan, günahsız, masum bu emir sahipleri kimlerdir. Acaba başımıza geçen her yönetici mi, ordu komutanları mı, şura meclisleri mi… Acaba günahsız, tertemiz, mutlak itaatin kendilerine farz olduğu kişiler tertemiz Ehl-i Beytten bir başkası olabilir mi?

   Abdullah bin Cabir şöyle diyor: "Allah'a, Resulü'ne ve emir sahiplerine itaat etmenin vacip olduğunu bildiren ayet (Nisai 59) indiği gün Peygamber'e sordum: "Allah ve Resulü'nü tanıyoruz. Ama emir sahiplerinin kimler olduğunu bilmiyoruz. Onlar kimlerdir?"

Hazret şöyle buyurdular: "Onlar benim halifelerimdir. Onların ilki Ali b. Ebu Talib, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra da Tevrat'ta Bakır diye anılan Muhammed bin Ali'dir. Ey Cabir! Sen onu göreceksin. Gördüğünde benim selamımı ona iletirsin. Ondan sonra Cafer bin Muhammed Es-Sadık, sonra Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali ve en sonuncusu Allah'ın yeryüzündeki hücceti ve kulları arasındaki saklantısı olan, benim isim ve künyemi taşıyan Hasan bin Ali'nin oğludur."
(Muntahab-ül Eser s. 101, Yenabi-ül Meveddet s. 114, 117, 494, Şevahit-üt Tenzil Hakim el- Haskani el- Hanefi'nin c. 1 s. 148, Tefsir-ir Razı c. 3 s. 357, Feraid-üs Simteyn c. 1 s. 314)

Hz. Resulullah'ın bu hadisinin de tanıklık ettiği üzere, mezkur ayette geçen emir sahiplerinden bütün emir sahipleri kastedilmemiştir. Aksine, ayette geçen emir sahipleri, Cenab-ı Hak ve Hz. Resulullah gibi mutlak itaatin farz olduğu emir sahipleridirler. Bu emir sahipleri de şiaya göre oniki imamdır. Böyle emir sahipleri masum olan emir sahiplerinden gayrisi olamaz. Yine Şia'da tevatür derecesine varan bir çok hadiste oniki imam isimleriyle zikredilmiştir. Bu hadislerin bir kısmını da Ehl-i Sünnet muhaddisleri zikretmiştir.

Buhari Sahih'inde, Cabir b. Semure'den şöyle nakleder:
Allah Resulü'nün (s.a.a) şöyle dediğini işittim: "Sizin aranızda on iki emir olacaktır." Sonra bir şey söyledi
ama ben anlayamadım ve babamdan sordum. Babam, Hz. Peygamber'in (s.a.a) "Onların hepsi Kureyş'tendir." diye buyurduğunu söyledi.
• Müslüm Sahih'inde Cabir b. Samure'den şöyle nakleder:
"Babamla birlikte Hz. Peygamberin (s.a.a) huzuruna geldik. Hz. Peygamber'in (s.a.a) şöyle buyuruyordu:
"Bu emir sona ermez, size on iki halife gelip geçmeyinceye kadar."
Cabir söylüyor: "Peygamberin sözlerinden birini anlayamadım ve babamdan Peygamberin ne buyurduğunu sordum. Babam "Onların hepsi Kureyş'tendir." dedi.
• Tirmizî, Sahih'inde, Cabir b. Semure'den şöyle nakleder:
"Allah Resulü (s.a.a) "Benden sonra on iki emir gelecektir." diye buyurdu. Sonra başka bir şey yine buyurdu, ama ben duyamadığım için yanımdakine sordum. O, AllahResulü'nün "Onlar Kureyş'tendir." diye buyurduğunu dedi.
   Şia'nın imamet inancını öğrenebilmek için bu kadar ayet kifayet eder. Bu konuyla ilgili Şuara/214, Al-i İmran/61, Şura/23. Maide/3  ayetleri de izah edilebilir…

 

Konumuzla ilgili birkaç hadis zikredelim:

1-Menzilet Hadisi
     
Resulüllah (s.a.a) Hz. Ali'ye (a.s) hitaben "Sen banim nezdinde Harun'un Musa'nın nezdindeki makama sahipsin. Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır"
   Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bu hadis, Hz. Ali (a.s)'ı Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)'e oranla Hz. Harun'un Hz. Musa (a.s)'a nispet olan mevkiinde gördüğüne göre, bundan Hz. Ali'nin Hz. Resulullah'ın veziri, görev arkadaşı, yardımcı ve halifesi olduğu ortaya çıkar. Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Zaten biz Ehl-i Beyt dostlarının söylediği ve inancı da budur. 

Hadiste Hz. Harun'un sahip olduğu konumlardan sadece peygamberlik makamı istisna edilmiştir. Yani, Cenab-ı Nebiyy-i Ekrem: "Ancak benden sonra peygamber olmayacaktır" kaydıyla Hz. Ali'nin kendinden sonra peygamberlik makamına sahip olamayacağını belirtmiştir. Oysa Hz. Harun Hz. Musa'nın halifesi, yardımcısı ve görev arkadaşı olması yanı sıra peygamberlik makamına da sahipti. 

Bu hadisten istifade edeceğimiz diğer bir husus da, Hz. Ali'ye itaatin hatta Hz. Resulullah'ın kendi hayatında bile bütün İslam ümmetine farz olduğu konusudur. Çünkü Hz. Harun da aynı konuma sahipti. Elbette ki Hz. Ali'ye itaat etmek, ancak Hz. Resulullah'ın kendilerinin huzur şerefi olmadığı konumlarda söz konusudur. Nitekim Hz. Harun da aynı durumda idi. Yani Hz. Musa olduğu yerde Hz. Harun'a itaat söz konusu değildi ve Hz. Musa'nın bulunmadığı konumlarda Hz. Harun'a itaat etmek gerekiyordu.

 

2- Seqaleyn Hadisi 

"Ey insanlar! Aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız taktirde sapmazsınız; o, Allah'ın kitabı ve soyum olan Ehl-i Beyt'imdir."
"Sizin aranızda öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sarıldığınız müddetçe sapmazsınız: Allah'ın kitabını, o Allah'ın gökten yere uzanan bir ipidir ve soyum olan Ehl-i Beyt'imi. Havuz başında bana dönünceye kadar onlar birbirlerinden ayrılmazlar. Bakın benden sonra onlara nasıl davranacaksınız."


Acaba, Hz. Resulullah (s.a.a)'in bu hadislerinde Ehl-i Beyt'i Kur'an'a bir eş kabul edilip kıyamete kadar Kur'an'dan ayrılmayacaklarının açıklanması, onların Kur'an gibi masum olup ümmetin her konuda mercii olduğunu belirtmekte yeterli değil mi? Acaba, Hazret'in: "Onlara sarıldığınız sürece asla sapmazsınız" sözü, İslam ümmetinin onlardan ayrıldıkları her hususta sapıklığa düştüklerini göstermiyor mu? Acaba, birilerinin onların önüne geçip, onların emir ve onayı olmadan, yaptıkları her işin, İslam'a aykırı olduğunu anlatmıyor mu?

 

3- Sefine Hadisi   

   "Benim Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, Nuh'un gemisi gibidir, ona binen kurtulur, binmeyen ise helak olur."

4- Diğer hadisler
   
   "Ehl-i Beyt'imin aranızdaki misali, İsrailoğulları'nın Hitte kapısı gibidir. O kapıdan geçen affedilir."

   "Yıldızlar yeryüzündeki insanların gark olmaması için bir güvencedir. Benim Ehl-i Beyt'im de ümmetimin ihtilafa düşmemesinin güvencesidir. Herhangi bir Arap kabilesi onlara muhalefet ederse, İblis'in hizbinden olur"

   "Ali hakkında bana üç şey vahiy olundu; Ali, Müslümanlar'ın efendisi, muttakilerin imamı ve beyaz yüzlülerin komutanıdır."

   "Ey ensâr cemaati! Size, kendisine tutunduğunuz taktirde, hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayacağınız birini tavsiye edeyim mi? O Ali'dir. Onu beni sevdiğiniz gibi sevin. Bana verdiğiniz değeri ona da verin. Benim size dediğimi, Cebrail, Allah Azze ve Celle tarafından bana emretmiştir."

   "Bana itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, bana isyan eden ise Allah'a isyan etmiş olur. Ali'ye itaat eden ise bana itaat etmiş olur, ona isyan eden ise bana isyan etmiş olur."

   "Kim benim gibi yaşayıp, benim gibi ölmeyi ve bana Allah'ın va'dettiği ebedi cennete gitmeyi istiyorsa, Ali ve ondan sonraki zürriyetini kendine veli edinsin. Çünkü hiçbir zaman onlar sizi hidayet kapısından çıkarıp dalalet kapısına yöneltmezler."


Oniki İmam:

Tüm bu anlatılandan sonra şu husus anlaşılmış olur. Şia'ya göre yeryüzü imamsız kalmaz. İmamlar masumdur. Kur'anı, sünneti, islami ilimleri hakkıyla bilirler. İnsanların onlara kesin kes itaati farzdır.

On iki imam şunlardır:
   1. Hz Ali b. Ebu Talip (a.s) 2. Hz. Hasan b. Ali (Mücteba) (a.s) 3. Hz. Hüseyin b. Ali (a.s) 4. Hz. Ali b. Hüseyin (İmam Seccad/ İmam Zeynel Abidin) (a.s) 5. Hz. Muhammed b. Ali (İmam Bakır) (a.s) 6. Hz. Cafer b. Muhammed (İmam Sadık) (a.s) 7. Hz. Musa b. Cafer (İmam Kazım)(a.s) 8. Hz. Ali b. Musa (İmam Rıza) (a.s) 9. Hz. Muhammed b. Ali (İmam Taki/Cevad) (a.s) 10. Hz. Ali b. Muhammed (İmam Naki/Hadi) (a.s) 11. Hz. Hasan b. Ali (İmam Askeri) (a.s) 12. Hz. Muhammed b. Hasan (İmam Mehdi) (a.s)

 

Şia'da Mehdeviyyet

"Andolsun biz, Zikir'den (Tevrat'tan) sonra (Davud'a indirilmiş) Zebur'da da yazdık ki: "Şüphe yok ki yeryüzüne ancak salih kullarım varis olacaktır." (Enbiya: 105)

"Allah sizden inanıp iyi işlerde bulunanlara va'detti ki, onlardan önce gelip geçenleri nasıl
 yeryüzünde halife (hakim) kıldıysa, onları da mutlaka yeryüzünde halife (hakim) kılacak; hiçbir şeyi bana ortak koşmadan yalnızca bana kulluk etmeleri için, onlara razı ve hoşnut olduğu dinlerini nasip edip o dini, yerleştirip sağlamlaştıracak ve korkularını emniyete dönüştürecektir..."
(Nur: 55)

"Müşrikler istemese de, bütün dinlere üstün ve galip getirmek üzere elçisini hidayet ve hak dinle gönderen O'dur." (Tevbe: 33; Saf: 9)

Bu ayetler mü'minleri tüm yeryüzüne hakim olacağını, adil bir idare kuracaklarını beyan etmektedir. Şia'ya göre bu İmam Mehdi (a.s) vasıtasıyla olacaktır. İmam Mehdi (a.s) onbirinci İmam olan Hasan Askeri'nin (a.s) oğlu olup halâ hayattadır. Allah'ın takdir ettiği zaman geldiğinde kıyam edecektir. Peygamber Efendimizin (s.a.a) hadislerinde belirtildiğine göre İmam Mehdi'nin (a.s) gaybetinde insanlar ondan bulutu arkasındaki güneşten faydalandıkları gibi faydalanırlar. Mehdiyyet konusunda kafalarda elbette birçok şüphe ve sorular oluşacaktır. Bu konunun detayı için Şia kitaplarına (Ayetullah Emini'nin Adalet Güneşi, Ehl-i Beyt Dergisi Mehdi Özel Sayısı) bakılabilir.

 

4. ŞİA'DA İBADET HÜKÜMLERİ/İSLAM'IN ŞARTLARI

    1. Namaz
Namaz, İslam'ın en önemli farzlarındandır. Farz namazlar şunlardır:Her gün farz olan beş vakit namaz ( sabah iki, öğle, ikindi ve yatsı dört, akşam üç rekattır), Cuma namazı, fıtır ve kurban bayram namazı, ayet namazı (halkı korkutan bir doğa olayı olduğunda kılınır), tavaf namazı, nezir veya yemin namazları, cenaze namazı.

   Bundan başka nafileler vardır. Sabah iki, öğle sekiz ve ikindi sekiz, akşam dört ve yatsının iki rekat nafilesi vardır. Bundan başka sekiz rekat gece namazı, iki rekat şef' namazı bir rekatta vitr namazı vardır.
   
Şia'nın namaz konusunda Ehl-i Sünnetten bazı farkları şunlardır. Bazı Ehl-i Sünnet mezheblerine göre namazlar belli şartlar altında cem' edilir/birleştirilir. Caferiyye de ise hiçbir şart olmaksızın öğle ve ikindi namazları ve akşam ve yatsı namazları birleştirilerek kılınabilir. Namazda elleri bağlamak namazı bozar. Secde taş, toprak, yenmeyen ve giyilmeyen bitki, tahta, kağıt üzerine yapılabilir.

    2. Oruç
   Ramazan ayında bir ay boyunca oruç tutmak farzdır. Fıtır bayramın ilk günü ve kurban bayramın bir, iki ve üçüncü günleri oruç tutmak haramdır. Bir şey yeyip, içmek, cinsel münasebet, Allah'a, herhangi bir peygambere veya imamlardan birine yalan isnat etmek, kafayı suya daldırmak, istimna orucu bozan şeylerdir.

    3. Zekat
   Şia'da da bütün mezheblerde olduğu gibi dokuz şeyden zekat verilir. Deve, öküz, koyun, buğday, arpa, üzüm, hurma, altın ve gümüş. Zekat verilmesi gereken malların her birinin şartları fıkıh kitaplarında mevcuttur.

    4. Fıtır Zekatı
   Fıtır zekatı Ramazan ayının son gününün akşamı, bayram gecesi, güneş batınca verebilecek her müslümana farzdır. Ramazan Bayramının ilk günü bu zekat verilmelidir.

    5. Humus
   Humus şiaya göre Allah'ın, Peygamber Efendimizin (s.a.a) soyuna sadakaya ve zekata  bedel olarak verilmek üzere farz edilmiştir ve onların hakkıdır. Cenab-ı Allah mal ve beden sadakası olan zekat ve fıtır zekatını onlara vermeyi haram kılmıştır. Buna karşılık yıllık artan malların beşte biri Allah'a, Resulüne (s.a.a) ve onun soyunadır.

    6. Hac
   İnsan akıllı olur, ergenlik çağına ulaşır, yol azığına, bineğe kudreti olur, sağlıklı olur, yolda emin olursa ömründe bir kere hac etmek farz olur.

    7. Cihad
   Cihad İslam binasının temelidir. Cihad düşmana karşı koymak, yeryüzünde zulüm ve fesada karşı hakk için canla başla mücadele etmektir. Cihad-ı Ekber nefse karşı mücahedeye girişmektir.

    8. İyiliği Emretmek ve Kötülükten Sakındırmak
   Bu da İslamın en önemli farzlarındandır. Hakka davettir. Sapıklığa karşı koymaktır. İyiliği emretmeyi ve kötülüğü nehyetmeyi terk eden bir toplumda iyilik kötü olur, kötülük iyi olur. Allah'ta o topluma lanet eder.

    9. Tevelli ve Teberi
   Tevelli Allah dostlarıyla birlikte olmayı, onları savunup korumayı ifade eder. Teberri ise Allah düşmanlarına karşı durmayı, onlardan uzaklaşmayı ifade eder.

 

5. ŞİAYA YAPILAN ÖNEMLİ ELEŞTİRİLER VE ONLARIN KISACA CEVAPLARI

   1. Şia'ya göre Cebrail (a.s) risaleti ulaştırmada (haşa) hiyanet etmiştir ve Kur'an'ı Hz. Ali (a.s) yerine Peygamber efendimize (s.a.a) nazil buyurmuştur.

   Bu cahil ve garazlı kimselerim Şia'ya izafe ettiği bir iftiradır. Yahudilere göre son peygamber İsrail oğullarından gelmeliydi. Fakat son peygamber İsmail oğullarından gönderilince  Yahudiler Cebrail (a.s) ı düşman bildiler. "De ki: Cebrail'e düşman olanlar bilsinler ki O, o Kur'an'ı Allah'ın izniyle senin kalbine indirmiştir." (Bakara: 97) Şia'yı bir düşman olarak gören bazı yazarlarda Yahudilerin bu  sözünü Şia'ya isnad ettiler. Oysaki Şi'aya göre en son peygamber Hz. Muhammed (s.a.a)'dir. Ondan sonra peygamber geleceğine inanan küfre girer. Hz. Ali (a.s) ise bir peygamber değildir. O (a.s), Allah Rasulünün (s.a.a) halifesi ve mü'minlerin imamıdır.
   
2. Şia Kur'an'ın tahrif edildiğine inanıyor

   Şia'ya göre Kur'an hiçbir tahrife uğramamıştır. Bugün elimizde bulunan Kur'an Peygamber Efendimize (s.a.a) nazil olan kitabın aynısıdır. Cenab-ı Allah kitabında "Zikri biz indirdik ve onu biz koruyacağız" (Hicr: 9) buyurmuştur. Oniki imamın birçok sözlerinde Kur'anın tahrife uğramadığını görmek mümkündür. Yine bu safsataya inanan insanlar Allah için bir Şia tefsirine veya akaid kitabına baksınlar. Mesela Türkçe'ye de dokuz cilti çevrilen büyük alim Tabatabai'nin Mizan tefsirine baksınlar. Büyük şii alim Kaşif'ıl-Gıta Muhammed Hüseyin'in "Şia Nedir?" kitabına  baksınlar. Hangi Şia böyle inanıyormuş vicdanlarına sorsunlar.

   Bu iftiranın kaynağı Şia'nın en büyük hadis kitabı olan Kafi'deki bir hadise dayanır. Fatıma (a.s) buyurur ki: "Bende öyle bir mushaf var ki sizin elinizdeki Kur'an'dan bir ayet bile yok." Bu sözü Kafi isimli hadis kitabında görenler Şia'nın Kur'anın tahrifine inandığını söylemişlerdir.  Halbuki Hz. Fatıma'nın (a.s) mushaf dediği şey Kur'an değildir. Zaten "Kur'andan bir ayet bile yok" demiştir. O bizzat Hz. Ali'nin (a.s) islami ilimleri yazdığı bir kitaptır.

   Ehl-i Sünnet hadis kitaplarına bakıldığında Kur'anın tahrifine ilişkin daha fazla hadis vardır. Fakat  bu hadislere bakarak Ehi Sünnetin Kur'anın tahrifine inandığını söylemek zulüm olur. Birkaç örnek vermek gerekirse:
   Suyuti İtkan adlı eserinde şöyle rivayet eder: "Kur'an daha fazlaydı. Yemame'de hafızlar şehid oldular. Yazılmamış bulunduğundan bu kadarı kaldı."

   Buhari Sahihinde "Kur'anın Faziletleri Kitabında" ve Müslim "Yolcuların Namazı Kitabında" Hz. Aişe'den şöyle rivayet ederler: "Peygamber Efendimiz (s.a.a) birisinin geceleyin Kur'an'ın bir suresini okuduğunu işiterek "Allah şu adama merhamet etsin. Ben bu surenin bu ayetini unutmuştum. O hatırlattı dedi"

Bu hadise göre Peygamber Efendimiz (s.a.a) haşa Kur'an'ı unutabilir. Belki de unuttuğu ve kendisine hatırlatılmayan  ayetler veya sureler var.(!) Ehl-i Sünnet hadis kitaplarından çok daha fazla örnekler verilebilir. Şimdi bu hadislere bakarak Ehl-i Sünnetin Kur'an'ın tahrif edildiğine inandığını söylemek doğru olur mu ? Ama maalesef Kafi isimli en büyük Şia hadis kitabındaki Fatıma mushafı hadisine bakarak Şia'nın Kur'an'ın tahrifine inandığı iftirası atılabiliyor.

 

3. Şia niçin ezanda "Aliyyen veliyyulaah" diyor?

   Tarihte, Muaviye ile birlikte Hz. Ali'ye (a.s) küfretmek lanet etmek adeti başlamıştır. Bu Emevi adeti Ömer b. Abdulaziz'in zamanına kadar sürdü. Bu durumda Ehl-i Beyt imamları Hz. Ali'nin (a.s) faziletini vurgulamak için "Eşhedu enne Aliyyen veliyyullah" cümlesini ezanda söylemişlerdir. Şia fıkıh kitaplarına bakıldığında da görülecektir ki bu cümle ezandan bir parça değildir ve bu cümleyi ezanın bir cüzü niyetiyle söylemek caiz değildir.

        4. Şia sahabeye küfreder, onları sevmez

   Müşriklerin putlarına bile sövmeyi yasaklayan (çünkü cahillikle onlarda bizim ilahımıza söverler) bir dinin müntesipleri olan bizler Müslümanlara niye sövelim. Ancak şu var ki, Ehl-i Sünnet sahabeyi dokunulmaz addeder. Ehl-i Sünnete göre sahabe, Peygamber Efendimiz'i (s.a.a) gören onun sohbetinde bulunan kişilerdir ve tamamı adildir. Onlar gökteki yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.

   Fakat Şia'ya göre bir insan ömründe bir kerecik Peygamber Efendimiz'i  (s.a.a) görmekle böyle önemli vasıfları elde edemez. Kendisine uyulduğunda hiç şaşmayacağı bir kılavuz edinmiş olmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) in vefatından sonra ortaya çıkan bir çok hadise bu dediğimin ispatıdır. Sahabelerden Muaviyenin, Amr b. As'ın ve daha nicelerinin yaptığı zulümleri tarih kitaplarından okuyun. Tarihi doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmanın ve insanları hak ettikleri mevkiye koymanın adı küfür ve sövme değildir.

5. Şia mut'a nikahı adı altında zinayı meşru görür

   "Kadınlardan biriyle muta yaptığınızda ücretlerini kararlaştırdığınız şekilde verin." (Nisa: 24) Bu ayet Şia'ya göre mut'a nikahı hakkındadır. Mut'ayı zina olarak görenler Peygamber Efendimiz (s.a.a) in onun defalarca yapılmasına müsaade ettiğini unutmasınlar. Denilebilir ki Peygamber Efendimiz (s.a.a) zinayı tedrici olarak kaldırmak istediği için mut'ayı birçok kez serbest bırakıp yasakladı. Zina daha Mekke döneminde İsra suresindeki "Zinaya yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir kötü bir yoldur" (32. ayet) ayetiyle kesin bir ifadeyle yasaklanmıştır. Kesin bir şekilde yasaklanan bir fiilin Medine döneminde tedrici bir şekilde kaldırılmaya çalışıldığını iddia etmek doğru değildir. Yukarıdaki mut'a ayetinin Mearıc  veya Mü'minun Suresindeki ayetlerle neshedildiğini söylemekte doğru değildir. Çünkü bu iki sure Nisa suresinden önce Mekke'de nazil olmuşlardır. Konu hakkında detaylı bilgi için Mizan tefsirine bakılabilir.
Yalnız şu kadarı söylenmelidir ki, Şia'ya göre mut'a nikahı yaparak boşanan kadının iddet bekleme dönemi vardır. Bu husus Şia fıkıh kitaplarından bakılabilir. Bu konuyu gündeme getirenler sanki her Şia ömründe sürekli mut'a nikahı yapıyormuş gibi düşünür. Dört evlilik de caizdir. Ama etrafımızda dört hanıma sahip insan göremiyoruz. Mut'a nikahı pratikte hiçte yaygın olmayan, ama Masum İmamlarca caiz olduğu bize bildirilen bir nikah türüdür.

    6. Şia sürekli takiyye yaparak diğer Müslümanları kandırır, olduğundan farklı görünür

   Masum İmamların ve Şia'nın tarihte hep baskı altında yaşamaları onların takiyyeye sarılmalarına yol açmıştır. Şia fıkıh kaynaklarından da görülebileceği gibi Şia'da iki türlü takiyye vardır. Birincisi eğer size ölüm korkusu gelmişse inancınızdan vazgeçtiğinizi söyleyebilirsiniz. Ammar b. Yasir'in takiyyesi buna örnektir. Bu İslam'ın Müslümanlara tanıdığı bir ruhsattır. İkinci tür takiyye ise Said Nursi'nin şu sözüyle güzel bir şekilde söylenmiştir: "Doğru söyle, ama her doğruyu her yerde söyleme." Eğer doğruların söylenmesi ümmetin birliğini parçalamaya sebep olacaksa susulması gerekir.

   Takiyye Kur'an kökenli bir ildir. Şia'nın tarihte takıyye yapmasın sebebi, Şiileri acımasızca katleden ve Şia'yı yok etmeye çalışan zalimlerdir. Takiyye sadece Şia'ya mahsus bir şey değildir. Takıyye sadece kafirlere ve müşriklere karşı değil, karşı konulamayan  her zalime karşı yapılabilir. 

 

7. Kerbela/aşura törenlerinde niçin başlar yarılıyor, sırtlar zincirlerle dövülüyor. Bu İslam'a aykırı değil midir?

   Bu olayı şuna benzetebiliriz: Her gün alimler mezarlarda mum yakılmaması, bez bağlanmaması, mezarlara adak adanmaması konusunda söz söylemelerine rağmen yine de özellikle mübarek gün ve gecelerde bu bidatlar cahil halk tarafından yapılmaktadır. Şia alimleri Aşura merasimlerinde taşkınlık yapılmaması, kan dökülmemesi yönünde bir çok söz söylemesine rağmen yine de cahil insanlar bunu yapmaktadır. Ayetullah Uzma Hamanei'e sorulan ve onun fetva kitabında yer alan  iki örnek veriyorum.
   
Soru 368: Aşura günü başa kama ile vurmak, ateş ve kor üzerinde yalın ayak yürümek gibi ruhi ve bedeni zarara sebep olan ve ayrıca diğer İslam mezhepleri uleması, izleyiciler ve yine halkının gözü önünde Şia'nın karalanmasına ve küçük düşmesine sebep olan merasimler hakkındaki görüşünüzü açıklar mısınız?
   
Cevap: İnsana zarar veren veya din ve mektebe leke getiren her iş haramdır; müminlerin bunlardan kaçınmaları gerekir. Zikredilen davranışların bir çoğu halkın yanında Ehl-i Beyt (a.s) mektebine hakaret edilmesine ve mektebin lekelenmesine sebep olmaktadır. Bu ise en büyük zarar ve ziyandır.
   
Soru 369: Başa gizli bir şekilde vurmak helal midir? (Çünkü kimse görmeyeceği için dine ve mektebe zarar da gelmez) Yoksa bu konudaki fetvanız genel midir?
   
Cevap: Kama vurmak, örfen hüzün ve keder belirtilerinden sayılmamanın yanı sıra Ehl-i Beyt İmamları (a.s) zamanında ve onlardan sonraki dönemlerde rastlanılmış bir davranış değildir. Bu amelin Ehl-i Beyt İmamları (a.s) tarafından özel veya genel olarak onaylandığına dair bir rivayet de nakledilmemiştir. Günümüzde bu amel mektebimize leke getirdiği ve küçük düşürücü davranış sayıldığı için hiçbir şekilde caiz değildir.
   
Son Söz

   İmam  Gazalinin müthiş bir sözünü hatırlatmak isterim:" Bir mezhebi veya herhangi bir görüşü, onu anlamadan ve özüne tamamıyla vakıf olmadan reddetmek kör ve ahmakça bir davranıştır"

 

 

 

 

 

 

 



Son haberler
 
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved