İmam Humeyni’nin şiir, gazel, rubai ve kasideleri

 

İmam Humeyni’nin şiir, gazel ve rubai ve kasideleri

 

İmam Humeynî’nin özellikle gazelleri, irfan nosyonunun çağdaş bir kalemle 
yaratılışının bariz örneklerinden birisini teşkil eder. İrfani enstrümanların 
neredeyse tamamına yakınını kullanan İmam Humeynî, Sûfi veya tasavvuf 
edebiyatının, şarap, bade, hırka, rind, mest, put, puthane, saki, harabat, 
ben, zülüf gibi temsil ve rumuzlarının yanı sıra, vecd, hal, fena, hayret, 
talep, aşk, tevhit, gibi seyr-i süluk makamatını da işler… 

Aşağıda ki gazelde bunun örneklerini açıkça görüyoruz; 


Ey saki! Kadehimi meyle doldur taşır 

Ki ismi utancım olan havayı gönlümden aşır 

O meyden dök kadehime ki gönlümü fena eylesin 

Benliğimden söküp alsın aldatıcı varlığımı 

O meyden dök kadehime ki gönlümü hür eylesin 

Tüm ihtiyarımı eline alsın, batırsın makamımı 

O meyden dök kadehime ki bu vakarsız rindler mahfilinde 

Secdelerimi bir birine katsın, batıl eylesin kıyamımı 

Gül yüzlülerin kutsal haremi meyhanede yok idin 

Ki (oraya) her nereden girersem bir gül tutar yularımı 

Kendinden bi haber pirlerin mahfiline gideyim 

Belki canımdan söker atarlar şu efkâr-ı hamımı 

Sen ey yokluk deryasının hızlı elçisi! 

Vadinin sahibine ulaştır medh-i selamımı 

Meyle bitirdim yokluk içindeki yokluk mektubumu 

Pir-i mabede de ki; gör bu hüsn-ü hitamımı 



Bir başka gazel de ise şöyle der; 


Yüzüne âşık olmayan gönül, gönül değildir 

Benine divane olmayan kişi, akıllı değildir 

Gönül vermiş aşığın mestliği senin şarabındandır 

Bu mestliğimden gayrı ömrüm faydalı değildir 

Senin yüzünün aşkı bu çöllere attı beni 

Ne yaparsın ki bu çöl sınırlı değildir 

Kendinden geç! Eğer gönül vermiş âşık isen 

Ki senle O’nun arasında «senden» gayrısı engel değildir 

Aşk yolcusu isen hırkayı, seccadeyi bırak 

Ki bu menzilde sana aşktan gayrısı yol değildir 

Eğer gönül ehli isen sûfiliği, zahitliği bırak 

Ki bu taifeden gayrısına bu mahfil yol değildir 

Onun zülfünün kıvrımlarına tutunmalıyım 

Ki divane-i âşık olana bundan gayrısı hâsıl değildir 

Elimden tutarak bu riya hırkasından kurtar beni! 

Ki bu hırkay-ı ruba cahilden gayrısına urba değildir 

Ne ilim ne irfan harabatta kendine yol bulur 

Zira âşıklar mekânı batıla yol değildir
 

 

 

Bir diğer gazelinde ise maşuk’a (sevgiliye) seslenerek; vuslat-ı efsununa ram 
olmak için ateşgede ve puthane menzilinden geçmesi ve Hakkın tecelligâhı 
olan meyhanede soluklanması gerektiğini söyler. Bu geçiş süresinde ise aşığı 
maşuktan gafil kılabilecek her şeyi tehlike olarak görür ve hedefinden (yani 
maşukun vuslatından) başka bir şey düşünmez. Bir de (tarikat) yolunda biraz 
olsun yol kat edince gurura kapılmaması gerektiğinin altını çizerek gurur 
hastalığının ne kadar tehlikeli olduğuna işaret eder; 


Özlem dolu bir gönülle sana doğru gelmek gerek 

Bir şevk-i arzu ile puthaneden geçmek gerek 

Pirimiz dedi ki; meyhaneden şifa ummalısınız 

Her evden şifa ummaktan sakınmak gerek 

Mah yüzünün karşısında durabilen varsa eğer; 

Bi şek, şakk-ül kameri tansık etmek gerek 

Pir-i meyhane  (biz) uşşağın yüzüne kapıyı açtıktan sonra 

Fetih ve zafer arzusunu gütmek gerek 

Gönül meyin neşvesinden ululuk taslamaya kalkarsa 

Aman dikkat! Tehlike hissetmek gerek 

Size dostun müjdesi! Eğer bir rind kadehi başa dikerse 

Diğer badecilerin de o kadehten tatması gerek 

Ateşgedeyi ararken kendinden geçmelisin; 

(Zira) yârin cefasını sineye çekmek gerek... 

 

 

 

 

İmam Humeynî’ye göre ilim, özellikle felsefe hakikate ulaşmak 
yolunda salikin önündeki en büyük engellerden birisidir. 
Âşık için ise gafletin ta kendisi; 


Keşke bir gün dergâhında bir menzilim olaydı 

Ki orda sevinç ve keder, gönül muradım olaydı 

Keşke saçından bir tutam düğüm avuçta olaydı 

Ki düğümün açılması, her ukdenin işkili olaydı 

Dün gece ki gönül, hicranından kararmış idi 

Senin yâdın o mahfillin yükselen ateşi idi 

Dostlar mahmur, dostlar meyzede, kendinden geçmiş 

Nasipsizler ise benim gibi cem’in ehl-i aklı olanları idi 

Gönül ehli olanlara ilim, hicaptır hicap! 

Hicaptan sıyrılıp hakka varansa sadece cahil idi 

Âşık, şevkten fena deryasına doğru yüzüyor 

Bi haber o kimse ki zulmethaneye sahil idi 

İrfan havzasından aşka gelince bir de gördüm ki 

Okuyup, duyduğum ne varsa topyekûn batıl idi…[3] 
----------------

[3] —Ahzab Süresi 72. ayetine telmih eder.

 

 

 

İmam Humeynî’ye göre eşyanın hakikatini ancak ilahi aşkın harareti 
içerisinde kavrulmuş, her zerresini hakkın sevgisi ile yoğurmuş, akıl 
ve düşüncesini aşktan gayrı her türlü meşgaleden temizlemiş kişi 
görebilir.  Yine ona göre İlahi muhabbet, düştüğü yeri yakıp kül eden 
bir ateştir. İlahi aşkın ateşinden mahrum kalmak ise dertten ve elemden 
başka bir şey değildir; 


Hüsn-ü ânından cana nur düştü, yok eyledi canı 

Cana düşen aşk, derman eyledi her çile-i gamı 

Süzgün bakışları aşığın canında bir ateştir uyandırır 

Sanki Musa-i İmran’a görünen o mutlak-ı tecelli anı… 

 

 

 

 

İmam Humeyni kelimenin tam anlamıyla bir ahlak yorumcusu olmasa da Sadi, 
onu az ve özlü sözleri ile büyük hakikatleri ifade edebilme kudretinin yanı sıra, 
ahlakçılığı ile de cezp etmiştir. Sadi’nin gazellerine yaptığı nazireler hariç bazı 
manzumelerinde bir Sad’i yorumcusu olmaktan çok bir ‘Sadi-Sever’  olarak 
karşımıza çıkıyor; 


Şair eğer Sadi ise, bizim dokumalar oyun sayılır. [6] 


Şiirlerinde her yönüyle tasavvufi bir heyecanın hissedildiği İmam Humeynî, 
vahdet-i vücut anlayışına ömrünün sonuna kadar sadık kalmış, deniz ile dalga, 
ağaç ile yaprak ilişkisi şeklinde betimlediği bu hekaık-i ulviye’ye Şeyh’ül Ekber 
İbni Arabî’nin teorize ettiği şekliyle ve Şehid’ül Ekber Hallac-ı Mansur’un yaşadığı 
haliyle bakmıştır. Fikren ferş-i seradan arşı süreyya’ya çıkarak, kâinatı arkasında 
bırakıp nazarını melekuti ala’ya diken, istigrakî bir surette kâinatı ma'dum sayıp 
her şeyi doğrudan doğruya iman kuvveti ile Vahidi Ehad’den görebilen bir bakış 
açısıdır onunkisi. Ona göre bütün varlık âlemi bir seyr-i nüzuli ile bir seyr-i suudidir. 
Yani “İnnelillah ve inne ileyhi raciun” ayetinin açılımıdır. Yani Hallacın “Enel hak” 
sözündeki “Ene’ zamirini enaniyet olarak algılayacak kadar derin bir bakış 
açısıdır bu;  

Darağacına giderken  “enel hak” feryadı da neyin nesi! 

Sen hakkı talep et! Bu “ene” bu “enaniyet” de neyin nesi! 

------------------------
[6] —Bu ıstılah bugün İran’da, güç yetirilemeyen yerlerde kullanılan yaygın 
bir deyim olmuştur. Buradaki dokumalardan kasıt ise şairin kendi şiirleridir.

 

 

 

 

İmam Humeynî’ye göre enaniyet ve bencillik insanı hangi makamda olursa 
olsun aşağılara –esfele-safiline- çekmeye yetecek kadar tehlikeli ve hayvani 
bir haslettir. Ona göre bu haslet sadece mestlerde ve ilahi aşkın girdabında 
boğulanlarda yoktur.  Pozitivizmin hakikat algılayışını hiçbir şekilde uygun 
bulmayan ve bunları gerçek vuslata nail olmanın en büyük handikabı gören 
İmam Humeynî’ye göre sadece mestlerin halvetinde “egoizmin” izine rastlanmaz. 
Tüm ömrünü medrese ve ders halkalarında geçirmiş birisinin medreseyi de 
dersleri de hakka kavuşmak için engel görüyor olması ve bu duruma hayıflanması 
şairin şiirlerindeki diyalektik mantığına verilebilecek en güzel örnektir; 


Derviş halkasında bir sefa göremedik 

Mabette ondan bir nida duyamadık 

Medrese de dosttan bir kitap okumadık 

Minarede yardan bir seda duyamadık 

Kitaplar içerisinde bir tek hicap yırtamadık 

Sahifeler dersinde bir yere varamadık 

Puthane de bir ömür heba ile geçirdik 

Lakin dostun şu “benliğine” derman olamadık 

Cümle akıl ve akılcılıktır bu “biz” ve “benlik” 

Mestlerin halvetinde ne “benlik” var ne “bizlik”

 

 

 

 

Bir başka gazelinde ise nefs-i emmarenin nişanelerinden olan muktesitliği 
–cimriliği- yererek, her zaman ki Hafızane pişmanlığını konuşturuyor ve 
maksad-ı kabe dediği tarikat yoluna vurgu yaparak İslam İrfanındaki 
makamatı birer köprüye benzetiyor, hakeza beden denen kafesi 
yaramamaktan şikâyet ediyor ve kuşlara benzettiği ariflere gıpta ederek 
şöyle diyor; 


Her nereye gittiysem, senden bir ses işitemedim 

Puttan, Puthaneden gayrı bir eser göremedim 

Afak senin yaygaranla dolup taşmış, 

Asla şu sağır kulağımla bir sese varamadım 

Dünya baştanbaşa bir hayat denizi 

Miskin bende bu coşkun dalgalardan bir damla tadamadım 

Dostlar maksadı kâbe’ye doğru çoktan gittiler 

Nur kervanının (ardından)  yola bile çıkamadım 

Onlar bu yıpranmış hırkayı bırakıp gittiler 

Ben ise şad-u şadan bu hırkaya sıvandım 

Gönül sahibi âşık olup bu köprüyü geçti 

Ben ise yine köprüye sırtımı çevirdim (ve) 

Koşa, koşa muktesitliğin ardına koyuldum 

Kuşların hepsi kafesleri yarıp uçtular 

Ben ise kafeste oturmuş üzerime teller dokudum 

Ya Rab! Acaba dostların cemi’inde bu 

Kokuşmuş yuvadan uçtuğum günü görebilecek miyim? 

 

 

 

 

İmam Humeynî şiirlerinde başında ki sarığa aldırış etmeden 
ehli sarığı yerecek kadar cesurdur; 


Gönül dostum sen puthaneden bir kapı arala! 

Zira burada hakka yüzümü dönerim 

Eğer beni pirimuğan’a[7] havale edersen 

Ayakla değil tüm varlığımla giderim 

Yıllarca ehl-i sarığın safında bulunan ben 

Cananı bulmuş iken korkarım ki tekrar hata ederim 

--------------------
[7] —Pirimuğan: Muğanların piri, yaşlısı anlamına gelir. Muğ ateşe 
tapanların rahiplerine denir. Muğan ise bu kelimenin çoğuludur. Klasik 
edebiyatta şarap ateşe benzetildiğinden, meyhane de ateşkedeye yani 
ateşperestlerin ateş yaktıkları mihraba benzetilmiştir. Meyhaneci de 
Pirimuğana benzetilir. Pirimuğan tasavvuf edebiyatında mecazen mürşidi 
temsil eder. Meyhane ise hakkın tecelli ettiği yerdir. Pirimuğan tabirini 
klasik edebiyatta en çok kullanan şair Hafız-ı Şirazi, bir diğer müstear 
adıyla Hacuy-i Şirazidir.

 

 

 

 

 

Onun bazı şiirlerinde halk edebiyatımızla dikey bir benzerlik bile 
görmek mümkündür. Mesela Pir Sultan Abdal’ın aşağıda ki dervişlik 
tanımı ile İmam Humeynî’nin dervişlik tanımı neredeyse aynı. 
İkisi de zahirciliğe karşı, ikisi de kalbi şuhudun hırkayla, tespihle 
mümkün olamayacağını belirtiyor. 

Pir Sultan Abdal; 


Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil 

Gönlü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil 

Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil 

Yetmiş iki millet dahi elin, yüzün yumaz değil 

Derken, İmam Humeynî bir gazelin de bakın ne diyor; 


Her iki cihana gönül vermeyendir derviş 

Açık gizli olandan alenen geçendir derviş 

Hırka ile hangah[8] rindlerin[9] mezhebinde olmaz 

Bu her ikisinden geçebilendir derviş 

Başında külah olan derviş sanmasın kendini 

Külahtan, taçtan geçip, cana gelendir derviş 

Zikir halkası kurma!  zakir yârin ta kendisidir 

Ki zakiri ayanen tanıyabilendir derviş 

Dostların ceminde dervişliği dillendiren 

Hakikatte, vird-i zeban ile olmadı derviş 

Hevay-ı nefsi ile derviş olan sûfi  

Kendi himmetinin kuludur, onun neresi derviş? 


Hakeza; 


Cennetten, köşklerden, hurilerden söz etme bana 

Dostun yüzünden gayrı bakacak taraf yok bana 


Derken de Yunus’un şu unutulmaz beytini hatırlatır; 


Cennet cennet dedikleri 

Birkaç köşkle birkaç Huri 

İsteyene ver onları 

Bana seni gerek seni… 

----------------------
[8] —Hangah: Sözlük anlamı Allah rızası için misafirlere, fakir, 
derviş ve talebe-i uluma yemek verilen ve barınmalarını sağlayan yerdir. 
Tasavvufta ise zikr yapılan kutsal mekân anlamına gelir ve harabat
kelimesi ile aynı yerlerde kullanılır. Fakat kimi mutasavvıflar hangah 
türü mekânları riya ve müzevirlik yapma yeri olarak tanımlamışlardır.

[9] —Rind: Klasik edebiyatta iki anlama gelir; Birincisi arif, ikincisi 
lakayt. Hafız daha çok arif anlamında kullanır. Hayyam ise lakayt anlamında.
 Burada arif anlamında kullanılmıştır.

 

 

 

 

Mehdeviyet düşüncesi veya Mehdiye olan iradet, İmam Humeynî’nin 
şiirlerine yansımış en belirgin özelliklerden bir diğeridir. Kırk dört beyitlik 
bir kasidesinde İmam Mehdi’yi metheder. Bunun yanı sıra birçok 
gazelinde “sen” , “yar”  veya “dost” dediği kişi İmam Mehdi’dir. 
Aşağıda ki gazelde bunun izlerini görebiliyoruz; 


Dudağında ki bene ey dost! Giriftar oldum 

Hasta gözlerini gördüm de hasta oldum 

Kendimden geçtim “enel-hak” kösünü dövdüm 

Mansur misali darağacına talip oldum 

Sevgilinin kederi, canıma çakın düşürdü 

İrkildim cana geldim, pazara şöhret oldum 

Meyhane kapısını açık tutun yüzüme gündüz gece 

Ki ben mescit ve medreseden bizar oldum 

Zühd, riya postundan sıyrıldım, köhne hırkaya büründüm 

Ki bu harabat hırkasıyla sak-ı seferber oldum 

Şehrin vaizi öğütleriyle yaraladı beni 

Rind-i sakinin elinden içmeye mededkâr oldum 

Bırakında söz edeyim şu puthaneden 

Meyhane putunun eliyle ben (gaflet) uykumdan oldum[10] 


Can-ı Cihan yani “yeryüzünün asli rüknü” olarak gördüğü İmam Mehdi’yi [11] 
ima eden bir başka gazelinde ise şöyle diyor; 


Sana gönül bağladım, senden gayrısı yok bana 

Senden gayrı ey can-ı cihan! Feryadıma koşan yok bana 

Suretinin aşığıyım ey eşsiz benzersiz gül! 

Yemin olsun Allah’a ki, senden gayrı heves yok bana 

Seninleyim senden bir an olsun ayrı düşmedim 

Ne yapabilirim ki; kafile çanı çalacak[12] yok bana 

Üzerinde ki perdeleri kaldır! Yeminler olsun sana ki; 

Yüzünü görmekten gayrı bir istek, arzu yok bana 

Eğer yok isen gideyim ey hovarda ki hicaplı! 

Kutsallık sinek kanadı gibidir, hiçbir değeri yok bana 

Cennetten, köşklerden, hurilerden bana söz etme 

Dostun yüzünden gayrı bakacak taraf yok bana… 

------------------
[10]— Hasta gözler adlı bu gazel, İmam Humeynî’nin ölümünden hemen sonra 
yayınlanmış en ünlü gazellerinden birisidir. Şii rivayetlerine göre Hz. Mehdi’nin 
dudağı üzerinde bir ben vardır. Gazelin ilk beytinde geçen “benine giriftar oldum” 
tabiri ile Hz.Mehdi’ye gönderme yapılmıştır.
[11] —Şii inançlarına göre “yeryüzü Allah’ın hüccetinden yani Peygamber’den 
veya Masum İmam’dan boş kalamaz. Kalırsa gök ve yer bir birine kavuşur. 
Gök ve yerin birbirine kavuşmasını engelleyen şey imamın varlığıdır. Eğer o olmazsa 
kıyamet kopar. Burada can-ı cihan ‘dan dan kasıt şairin dünyanın idame-i hayatına 
müsebbip gördüğü İmam Mehdi’dir. 
[12] —Kafile çanı: Eskiden kervanla yolculuk edenleri uyandırmak için kullanılan ters 
koni şeklinde ki küçük tokmaklı bir çan çeşididir. Beytteki kafile çanı çalmak ise 
mutlak olarak uyarıcı ve Hakkın Kahhar ve Celal sıfatlarıyla hitap etmesi anlamına geliyor. 

 

 

 

 

 

İmam Humeynî birçok şiirini özellikle rubailerini gelini Fatıma Tabatabai’nin 
ısrarları üzerine söylemiştir. Bazı rubailerinde gelinine “Fati” mahlâsı ile 
hitap ettiği ve direkt ona seslendiği görülmektedir. Hem gelini hem de 
öğrencisi olan Tabatabai’ye hitaben yazdığı veya kendisinin söyleyip de 
gelininin not aldığı nasihat içerikli rubailerine birkaç örnek verecek olursak; 


Fati! Dosta doğru seyahat etmen gerek 

Kendin, kendiliğinden geçmen gerek 

Varlığının kokusunu sana getiren her marifet 

Yoluna çıkan bir zebelladır, korkup kaçınman gerek 

Bir başka rubaide ise gelininin kendisinden şiir söylemesini isteğini şu 
beyitler ile betimler; 

Fati benden irfani bir name istedi 

Basit bir karıncadan tahtı Süleyman istedi 

Sanki  «ma arefnake»[13] yi işitmemiş o dem ki, 

Cebrail ondan Rahmani bir nefes istedi 

-------------------
[13] —Ma arefneke hakke ma’rifetik (kimse beni layıkıyla tanıyamaz) 
Kudsi hadisine telmih eder

 

 

 

 

 

Kasideler… 

İmam Humeynî’nin sadece üç tane kasidesi vardır. Bunlardan 44 beyitlik olanı 
Hz. Mehdi’nin na’tıdır. 45 beyitlik olanı Hz. Zehra ve Hz. Masume’nin methiyesi, 
47 beyitlik olanı ise baharın vasfı ile başlayan ve intizarın sevabı ile biten karışık 
bir kasidedir. Gazellerinde ki heyecan ve coşkuyu kasidelerinde göremiyoruz ne yazık ki. 
Fakat doğayı anlatmada ki doyumsuz tarifi dudak büktüren cinstendir. 
Bir bahar sahnesini anlatırken, doğa şairlerinden az kalır yanı olmadığını gözler önüne 
seriyor. Hatta bir bahar manzarasını klasik doğa şairi olan Menüçehr Demğani’den çok 
daha güzel yorumladığını söyleyebiliriz; 


Bahar gelmiş bostan olmuş kıskanır Firdevsi-i âla 

Çimende güller açmış, nazlı yârin benzi gibi 

Esmiş canfeza yeller, toprağa hayat vermiş 

Bulutlar katre düşürür, beyaz inciler gibi 

Çimenler ipek atlası andırır erguvan ve yaseminle 

Papatyalar güller açmış, etraf Çin atlası gibi 

Şimdi her lahza hoş kokular yayılır canfezadır, canfeza! 

Gelincikle lale her dem, rayiha-yı amber gibi 

Başaklarla nergislerden cihan olmuş aynen cinan 

Yaban güllerinden zemin bir Ravza-i cennet gibi 

Bağ-ı ireminkini geçti bostanda açan lalelerin sayısı 

Gülistan şebnemin feyzinden, nigeristan-ı Çin gibi

Kumru, keklik ve bülbül şakıyorlar hazin hazin 

Serçe, çuğur, çik çik öter gerçek çengin sesi gibi…

 

 

http://www.velayet.com/index.php?topic=912.0

 

Son haberler
 
Copyright © 2009 The AhlulBayt World Assembly . All right reserved